

Daha ilkokul günlerimin sonunda tanışmışım onunla. Zincirlikuyu’dan her geçişimde ne olduğuna dair hiçbir fikrim olmadan; derinde bir şeyler hissederek, ilgiyle bakardım ona. Ne işe yarardı, ne demeye çalışırdı bilmiyorum, ama bir şeyler vardı onda. Hoştu, içtendi. Adını yıllar sonra öğrendim, Akdeniz’di. Orada ne işi olduğunu, ne anlatmaya çalıştığını… Sosyete mezarlığı dışında hiçbir şeyi olmayan Zincirlikuyu’nun süsüydü benim için.
Derken bir gün yine Zincirlikuyu’dan geçerken gördüm ki sürgüne gitmiş Akdeniz. Pablo Neruda gibi, Nazım Hikmet gibi daha niceleri gibi kök saldığı topraktan sökülmüş, daha uygun görüldüğü yere sürülmüş.
Aslında bir haberle takıldı kafam tüm bunlar; “Hulda Gemisi İstanbul a Doğru Yola Çıkıyor”. Ne yalan söyleyeyim Hulda nedir bilmem ama “gemisi” denince haberde merak ettim. Ne ola ki bu Hulda? Bir itiraf daha, bu zamana kadar bilmiyordum İlhan Koman’ın Oktay Rıfat’ın nitelemesiyle “çelebi bir deniz korsanı” olduğunu. Çocukluğumun simgelerinden biri olan Akdeniz sayesinde yapan kişinin İlhan Koman olduğunu bilirdim sadece. Önemli bir heykeltraş olduğunu okumuştum muhtemelen ilim-irfan kaynağı gazetelerimizden birinde…
Alın size bir haber başlığından doğan iki hikaye; “tıraşsız heykeltraş” ve “Hulda”nın öyküsü. Bilim, sanat, deniz. Gavur ellerinde değeri bilinmek, cehaletten beslenen anavatanında abesle iştigal etmek!

İlhan Koman ki tıraşsız heykeltıraş
Uçmaya doğru sakallı…
Elinde bombalarla bebekler
Heykel gibi olmayan heykeller,
Taşınırdı garip maacir
Güneyinden Kuzeyine Kutupların Battı batacak teknesiyle
Varmak için Edirne’ye Selimiye’ye…
Can Yücel
İlk birkaç bin yılında insanlık tarihine damgasını vurmuş iki önemli yontu atölyesini topraklarında barındıran, son birkaç yüzyılında aynı yontuların cinsel organlarının, meme uçlarının kırıldığı, put sayıldığı Anadolu’da heykeltıraş olmak. Edirne’de başlayan yaşam serüveni birilerinin sanata tükürdüğü, kimilerinin Picasso’yu alt ettiği sanrısıyla emekliliğinde ressamlığa soyunduğu anavatanında bitmedi. Sanatçının sanatla yaşayabileceği bir ülkede, İsveç’te yaşama veda etti.
Türk heykeltraş (d.1921 Edirne, ö.30 Aralık 1986 Stockhom). İlhan Koman, 1921'de Edirne'de doğdu. Edirne Lisesi'ni bitirdikten sonra, 1941'de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'ne girdi. Bir yıl sonra heykel bölümüne geçti, Rudolf Belling'in öğrencisi olarak 1945'te bu okulu bitirdi.
1947-50 arasında Fransa'da Academie Julian ve l'Ecole du Louvre'da çalışmalar yaptı ve ilk sergisini Paris'te açtı. 1958'e kadar İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim üyeliği yaptı, daha sonra İsveç'e yerleşti ve ölümüne kadar orada yaşadı.
1967'de Stokholm Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu'na öğretim üyesi olarak kabul edildi. Bu dönemde yeni geometrik türevler ve yel değirmenleri gibi bilimsel buluşları tescillendi.
Anıtkabir'in büyük rölyeflerinden doğu kanadını yaptı. 1954 Ankara Devlet Sergisi'nde ikincilik, 1955 Ankara Devlet Sergisi'nde birincilik ödüllerini aldı. 1969'da İsveç'te Sundsvall'de bir alan düzenlemesi için açılan yarışmada birincilik ödülü, 1970'te de Oerebro Belediye Sarayı önüne konulmak üzere yaptırılan heykel yarışmasında da birincilik ödüllerinden birini aldı.
İlhan Koman 1986'da 65 yaşındayken İsveç'in başkenti Stokholm'de hayatını kaybetti.
Yapı Kredi Sigorta Genel Müdürlüğü binasının önünde bulunan –sürgündeki- Akdeniz Heykeli sanatçının Türkiye'de bulunan çalışmalarından en çok bilineni olarak sayılabilir.
Gelin bir de Oktay Rıfat’a kulak verin…
İlhan Koman İçin
Çelebi bir korsandı o
fora ediyor bütün yelkenlerini
demir alıp engine süzülüyordu
evcil kadırgasıyla her akşambir gül yağmuruna tutuyordu
tunç toplarıyla isveç kıyılarına
yürekli bir kaptandı o
sevdiği uğruna ölse ne gamama rüzgârlı heykelleriyle
ölümün toprağına çıktığından
çamura ve mermere doymamıştı daha
evcil kadırgasından bir akşamüstünde düşleri çığlık çığlığa
Oktay Rıfat

Hulda, 1905 yılında İsveç’in Sjotorps tersanesinde bir Baltık ticaret gemisi olarak doğdu. Yarım asırı aşkın bir süre Baltık Denizi boyunca kereste, taş, demir... ne varsa taşıdı İsveç’le komşu ülkeler arasında. Ta ki 1965 yılında hayalgücü ülkesinin sınırlarından taşmış “çelebi bir korsan” tarafından satın alınana dek.

Uzunluk: 26 mGenişlik: 6.70 mDraft: 2.70 mAğırlık: 185 tonsYelken Alanı: 375 m2
1965 yılında İlhan Koman’la yeni bir maceraya başlayan Hulda sanatçı tarafından baştan aşağıya yenilendi. Sanatçının yaşamı boyunca ofisi ve evi olarak Drottningholm Royal Port’ta (Stockholm/İsveç) geniş bir aileye ve çağını aşmaya çalışan bir sanatçıya ev sahipliği yaptı.
Behçet Sefa aslında O’nun hayalinin Hulda ile Akdeniz’e yelken açmak olduğunu söylüyor. Bu uzun ve zorlu yolculuk için zaman ayırabilecek sekiz kişi daha bulabilmeyi hayal ettiğini...

Yıllar sonra şimdi Hulda Akdeniz’e yelken basıyor. Hulda Festivali kasamında 7 Nisan’da Stockholm’den ayrılan Hulda sırasıyla Hollanda/Amsterdam, Belçika/Anwerpen, Fransa/Bordeaux, Portekiz/Lizbon, İspanya/Barcelona, İtalya/Napoli, Malta/Valleta ve Yunanistan/Selanik limanlarına uğradıktan sonra 22 Temmuz 2010 tarihinde İstanbul'da Haliç'teki Kadir Has Üniversitesi önünde demirleyecek.
Böylelikle baba Koman’ın sağlığında gerçekleştiremediği hayalini oğul Koman (Koray) ve ailesi ve arkadaşlarından oluşan 18 kişilik bir ekip gerçekleştiriyor. Uğradığı limanlarda İlhan Koman’ın eserlerinin kopyalarının sergileneceği Hulda artık sonsuz maviliklerde bilim ve sanat adına seyredecek.
M/S Hulda’nın yolculuğuna dair her türlü bilgiye festivalin kurumsal internet sitesi http://www.huldafestival.org/ adresinde ulaşabilirsiniz.
Dilerim eserlerini yeteri kadar anlayamadığımız İlhan Koman’ın sanat ve bilime mirası M/S Hulda’nın yolculuğundan ve misyonundan bir şeyler anlayabilir, onun varlığıyla taşıdığı “kültür mirası” kimliğini kavrayabiliriz.

Hulda Festival - a Journey into Art & Science
Kanarya Adaları’ndan başlayan 65 günlük çılgınca bir yolculuğun ardından L'Hérétique, Barbados kıyılarında bir plajda kıyıya çıktı. Alain Bombard’ı Atlantik’in koynunda 65 gün boyunca taşıyan L'Hérétique aslında 5 metre boyunda bir şişme zodiac bottan başka bir şey değildi. Bombard’ın tek başına yaptığı çılgın yolculuğu daha da inanılmaz kılan buydu. Destansı yolculuğu bir deri, bir kemik ve tabi bitkin bir halde 2 millik bir yürüyüşün ardından bir polis karakolunda son buldu. Korkuya, yalnızlığa, umutsuzluğa, sonu hiç gelmeyecek gibi görünen fırtınalara dayandı ve onu bu yolculuğa çıkaran küçük miktarlarda deniz suyu içerek hayatta kalınabileceği yönündeki görüşünü doğruladı. Ona göre su ve yiyecekten de önemli olan kişinin zihinsel durumuydu. Bu koşullar altında kişi her şeyini kaybedebilirdi ama asla kaybetmemesi gereken en önemli şey umuduydu.
Bombard’ı bu yolculuğa sürükleyen 1951 yılında Boulogne’da bir hastanede genç bir doktor olarak çalışmaktayken yaşadığı bir olaydı aslında. Fırtınadan dolayı batan bir trol teknesinden hastaneye taşınan 43 denizciden hiçbirisi kurtulamamıştı. Yaşanan trajedi onun yaşamını kökten değiştirdi.
Bu olaydan sonra Bombard Monaco Oceanographic Institute’de deniz canlılarının besin olarak nitelikleri ve deniz suyu içebilmenin ne derece mümkün olabildiği üzerine araştırmalara başladı. Bombard’ın günde yarım litre kadar deniz suyu içmenin yaşamsal bir tehlike yaratmadığı yönündeki bulguları bilimsel açıdan kabul görmesinin yanı sıra bir çok denizci içinde hayatta kalma umudu olacaktı.

Şüpheler, endişeler ve karşı çıkmalar arasında 1952 yazında L'Hérétique çılgınca bir yolculuk için Akdeniz sularından start aldı. Jack Palmer’la gerçekleşen ilk 18 günlük yolculuğun ardından Monako’dan yola çıkan L'Hérétique Balear Adaları’na vardı. Buradan sonra yolculuğuna tek başına devam eden Bombard rotasını Fas’ın kuzeyine çevirdi. Sonraki durağı olan Kanarya Adaları aynı zamanda çılgın yolculuğunun başlangıç noktasıydı. 10 Ekim 1952’de, yanına su ve yiyecek almaksızın yola çıkan Bombard, çiğ balık, planktonlar ve deniz suyuyla denizde tek başına kalmış bir insanın hayatta kalabileceğini ispat etmek üzere destansı yolculuğuna Kanarya Adaları’ndan başladı.

65 gün sonra, 2 Aralık 1952’de Barbados kıyılarına vardığında 30 kilo hafiflemişti. Ama hala hayattaydı ve daha da önemlisi beklenmedik durumlarda, yaşam ile ölüm arasındaki farkı fiziksel engellerin değil, zihinsel tıkanıklığın belirlediğini kanıtlamıştı.
1924 yılında Paris’te bir hekim ailesi içinde doğan Bombard doğal olarak tıp eğitimi almıştı. Destansı yolculuğundan sonra “Naufragé volontaire” (İngilizce çevirisi Bombard Story) adlı kitabı yazdı. Sonraki yıllarda zamanının çoğunu hayatta kalmak üzere alışılmadık yöntemleri araştırarak ve yazarak geçirdi.
Coryphéne adında bir deniz laboratuarı kuran Bombard finansal güçlüklerle baş edemeyince 1966 yılında Paul Richard’ın desteğiyle yeni adresi Oceanographic Institute oldu.
1974 yılında Sosyalist Parti’ye katıldı. Aynı yıl Kutup Kaşifi Paul-Emile Victor, Jacques-Yves Cousteau ve volkan bilimci Haroun Tazieff ile birlikte oluşturdukları çevresel baskı grubuna dahil oldu. 1981 yılında seçildiği Avrupa Parlamentosu’nda 1994 yılına kadar nükleer güç kullanımından fok katliamına kadar bir çok çevre sorununun en güçlü savunucusu oldu. 2000 yılında Légion d’Honneur nişanına layık görüldü ve L’Hérétique ile yaptığı destansı yolculuğunun 50. yılında Dijon Uluslararası Film Festivali’ne onursal başkan olarak davet edildi.
Bir röportajda sorulan soruya verdiği yanıt, yaşamının son kısmını anlatmaktadır:
“Denize karşı insan için mücadele verdim. Ama fark ettim ki, artık insanların karşısında deniz için mücadele etmek daha öncelikli.”
27 Ekim 1924’te doğan hekim, politikacı ve serüvenci Alain Bombard 19 Temmuz 2005’te hayata veda etti.
65 gün boyunca ona yoldaşlık eden Zodiac markası belki de en önemli sınavını verirken popülaritenin doruklarına ulaştı
Kitapları
La dernière exploration (1974), Les grands navigateurs (1976), Au-delà de l’horizon (1978), La mer et l’homme (1980) ve Aventurier de la mer (1998).
Saygıyla!
Denizci Piri Reis, tüm dünyada özellikle çağını asırlarca aşan dünya haritaları ve denizcilik kitabıyla (Kitab-ı Bahriye) tanınmıştır. Öyle ki; tüm denizcilerin duvarlarında bir Piri Reis haritası mutlaka en özel köşede asılıdır. Ancak Piri Reis eşsiz bir kartograf ve deniz bilimleri üstadı olmasının yanı sıra, Osmanlı deniz tarihinde de derin izler bırakmış bir kaptandır.
Pîrî Reis’in doğum tarihi tam olarak bilinmemekle beraber çeşitli kaynaklarda (d. 1465-70 / ö. 1554) olarak geçmektedir. Hacı Ali Mehmed'in oğlu ve Türk denizciliği ekolünün ustası olarak bilinen Karamanlı Kemal Reis'in yeğeni olarak Karaman'da dünyaya gelen Piri Reis’in asıl adı ise Muhiddin’dir.
Piri ve amcası Kemal Reis, Akdeniz'de uzun yıllar korsanlık yapmışlardır. 1486'da Granada’nın (Gırnata) Osmanlı Devleti'nden yardım istemesi üzerine ise, 1487-1493 yılları arasında gemilerle Granadalı müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşımışlardır. Bu işbirliği Piri Reis’in Osmanlı’yla bir ömür boyu sürecek serüveninin de temellerini oluşturmuştur.
1499-1502 yıllarında Osmanlı donanmasının Venedik donanmasına karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı gemi komutanlığı görevini üstlenen Piri Reis, Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonradan Kitab-ı Bahriye (Denizcilik Kitabı) adıyla kaleme alacağı ve dünya denizciliğinin ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak kitabının taslağı olarak yazdı.
Amcasının 1511'de gerçekleşen ölümünden sonra açık denizlere açılmaya bir süre için ara veren Piri Reis Gelibolu'ya yerleşmiştir. Bu dönemde Kitab-ı Bahriye üzerinde çalışmış ve 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizmiştir.

Piri Reis’in ilk dünya haritasının bugün elimizde kalan tek bölümü; Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan orijinal üçte birlik parçasıdır. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan nokta, Kristof Kolomb' un 1498'de çizdiği fakat günümüze kadar ulaşamamış ve hala bulunamamış olan Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olmasıdır.
Piri Reis, haritasını 1517'de Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferi sırasında Osmanlı donanmasında kaptan olarak savaşırken padişaha sunmuştur.Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı Piri Reis’in dünya haritasına bakınca 'Dünya ne kadar küçük...' demiş sonra da haritayı ikiye bölerek 'biz doğu tarafını elimizde tutacağız' diye eklemiştir.. Padişah, çok sonraları 1929'da ortaya çıkacak olan diğer yarıyı ise atmıştır. Bazı kaynaklarca Padişahın günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek üzere yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği de iddia edilmektedir...
Piri Reis bu seferden sonra tuttuğu notlardan yararlanarak Bahriye için bir kitap yazmak amacıyla Gelibolu'ya dönmüştür. Düzenlediği denizcilik notlarını ise bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirmiştir.Kitab-ı Bahriye’nin nazımla yazılan ve denizcilikle ilgili tüm bilgilerin toplandığı başlangıç bölümünde, genel açıklamalardan sonra Ege ve Akdeniz adaları tanıtılarak, denizle ilgili gözlem ve deneyimin önemi vurgulanır. Fırtına, rüzgâr çeşitleri, pusula ve haritanın tanımından sonra dünyayı kaplayan denizler ve karaların oranı belirtilir. Portekizlilerin denizcilikteki ilerlemeleri ve keşifleri; Çin Denizi, Hint Okyanusu, Akdeniz ve Ege Denizi’ndeki rüzgârlar; Basra Körfezi ve Atlas Okyanusu burada ayrıntılı biçimde anlatılır.
Anlatımın düz yazıyla başladığı haritalı bölüm ise asıl metni oluşturur. Bu bölümde Çanakkale Boğazı’ndan başlayarak Ege Denizi kıyı ve adaları; Adriyatik denizi kıyıları; Batı İtalya, Güney Fransa, Doğu İspanya kıyılarıyla çevresindeki adalara ilişkin tarihi; ayrıca coğrafi bilgiler verilerek Kuzey Afrika, Filistin, Suriye, Kıbrıs ve Anadolu kıyıları izlenir ve tüm Akdeniz havzası Marmaris’te noktalanır.
Piri, Kanuni Sultan Süleyman'ın döneminde, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması'yla beraber savaşmıştır. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pergeli İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca 1526'da yeniden düzenlediği Kitab-ı Bahriye'yi Kanuni'ye sunmuştur.
Piri Reis’in 1528′de çizip Kanuni’ye armağan ettiği ikinci haritasından günümüze kalan parça, büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesi olup Atlas Okyanusu’nun kuzeyini, kuzey ve orta Amerika’nın yeni keşfedilmiş kıyılarını ve Grönland’dan Florida’ya uzanan kıyı şeridini içerir. Adalar ve kıyılar son keşiflere dayalı olarak daha gerçeğe yakın çizilmiştir. Keşfedilmeyen yerlerse beyaz bırakılmış; böylelikle bilinmediği için çizilmediği belirtilmiştir. İlk haritadan daha büyük ölçekli ve gelişkin olan ikincisi, teknik olarak döneminin en ileri örneğidir.
Osmanlı Donanması’ndaki son yıllarını güney sularında çalışarak geçiren Piri Reis; bu dönemde Hint Kaptanlığı yapmış, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlanmıştır.
Piri Reis'in Osmanlı donanmasında yaptığı son görev, biraz tatsız sonuçlanan Mısır Kaptanlığı'dır. 1552'de çıktığı ikinci seferin son durağı olan Basra'da, tamire ve dinlenmeye muhtaç donanmayı bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a döndüğü için, burada hapsedilmiştir. Donanmayı Basra'da bırakması, Basra valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi ve biraz da Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsları yüzünden 1554'te hizmette kusurla suçlanmış ve Kahire'de idam edilmiştir. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Piri Reis'in mirasına ise devletçe el konulmuştur.
Ne var ki Kubat veya Mehmet paşaların adı bugün hiçbirimizce tanınmazken Piri Reis’in serüveni adını verdiğimiz eğitim merkezi ve okullarla bugün hala devam ediyor. Çünkü o, yarattığı evrensel boyuttaki eserleriyle; iki dünya haritası ve çağdaş denizciliğin ilk önemli yapıtlarından sayılan Kitab-ı Bahriye ile günümüzde de yaşamını sürdürüyor.
Emin Bayraktar

“1946 İstanbul doğumlu. İlköğrenimini Kalamış İlkokulu, ortaöğrenimini Işık Lisesi ve Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde tamamladı. İlk sualtı film çalışmasını 1964 yılında yaptı. Sualtı kamera kabinleri yapımı 1975’e kadar devam etti. 1975’te İtalya’dan 8mm.’lik sualtı kamera kabini getirdi. 1982’de İstanbul Balıkadamlar Kulübü 2. Başkanlığına seçildi. 1984’ten itibaren video kameralara kabin imal etmeye başladı. 1988’de T.R.T. için ilk Türk sualtı belgeselinin çekimlerini gerçekleştirdi. 1982 yılında ilk sualtı film ödülünü aldı. 1990’dan itibaren de dünya ve uluslararası festivallerde onlarca ödül aldı.İ.T.Ü, İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, O.D.T.Ü., Marmara Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Işık Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Ege Üniversitesi ve Fransız Kültür Merkezinde sualtı filmciliği ve belgeselcilik konularında çeşitli dönemlerde konferanslar verdi ve belgesel film gösterileri yaptı.1987 yılından itibaren çeşitli dergilerde sualtı filmciliği, fotoğrafçılığı ve belgeselcilik konularında makaleleri ve yazıları yayımlandı.”Ve 8 Şubat 2007’de uzun süre mücadele ettiği hastalığına yenik düşerek aramızdan ayrıldı…
Yukarıdaki bilgiler Haluk Cecan’ın www.halukcecan.com sitesinden alınmış yaşam öyküsüdür. Ancak hakkında yazılabilecekler elbette bunlarla sınırlı değil. O halde şimdi biraz da kronolojiyi aralayıp öyle bakalım Haluk Cecan’a:
Geçtiğimiz günlerde ölümünün üzerinden geçen iki yıl tamamlandı. Ancak kişinin gerçek ölüm tarihi, adının son söylendiği günse, Cecan’ın daha çook uzun yıllar yaşayacağı muhakkak.
Sualtı belgesel ve film yapımcılığı serüveni, 1958 yılında henüz ortaokuldayken sınıf arkadaşının hediye ettiği elle çevrilen kamerayla başlayan an’ı kaydetme tutkusunun devamı olmuş aslında. Çünkü bu kamerayla, zaten kıyısında yaşadığı Moda ve Kalamış sahillerindeki deniz kabuklarını, minareleri toplamanın bir adım ötesine geçmiş; onları görüntüleyerek ölümsüzleştirmeye başlamış.
1960’lı yıllarda ise kendi deyimiyle “kıyılarda yaptığı çekimleri daha ilginç kılabilmek için” ilk housingini yapmış.Ve işte o günden sonra da ne kamerasından ayrılmış, ne de sualtından; ne birinin sevdasından vazgeçebilmiş, ne de diğerinin. İşte bu iki sevda ona Türkiye’nin ilk sualtı filmcisi olarak anılmanın yolunu açmış. Ve Cecan, 61 yıllık hayatına 50 tane sualtı filmi ve belgeselini; yurt çapında ve uluslararası arenada 41 tane ödülü; yine yurt içi ve yurt dışında yayınlanmış onlarca makale ve yazıyı sığdırmayı başarmış.
Ama çok daha önemli bir şey yaptı Cecan; kuşağımızı sualtıyla tanıştırdı! TRT’de izlediğimiz sualtı filmleri sayesinde; mürenlerle, kılıçlarla, balıkla, yosunla, istakoz ve ahtapotla, kısacası sualtının büyülü dünyasıyla donattı çocuk dünyalarımızı. O günlerde o filmleri onun yaptığını bilmiyorduk belki ama, bugün bir parçası olduğumuz “dalış alemi” denilen çorbaya kattığı tuzu hangimiz yadsıyabilir?
Şimdi biz sualtı sevdalıları olarak gözden ırak çöpleri toplayıp onu korumaya çalışıyor; yeni sevdalılar yetiştiriyor; ya da sadece balıkla balık, yosunla yosun olmanın keyfini sürüyoruz. Ve tüm bunları biraz da bize beyaz cam aracılığıyla o dünyanın kapılarını aralayan, sualtının ulaşılmaz olmadığını hissettiren Cecan’a borçluyuz.
O halde var mısınız ilk dalışımızda regülatörlerimizden çektiğimiz birer nefesi Kalamış sahillerinde kabuk toplayan o 12 yaşındaki çocuğa yollayalım? Sadece suda değil, hepimizin hayatında iz bırakan o çocuğu düşünerek yaptığımız dalış Cecan’ı bıyığının altından sıcacık gülümsetecekse, neden olmasın?
D. Zeynep Ateşer Tiryaki
Önce onu söylediği güzel bir sözle hatırlayalım: "insan sevdiği şeyi korur". Denizi ve denizin altını çok seven Cousteau bunu, deniz altını insanlara anlatma çabasını açıklamak için söylemiş ve hayatını da bu sevgiyle şekillendirmiştir.
1910 yılında Fransa’da dünyaya gelen Cousteau, denizi ailesinin yerleştiği Marseille yakınındaki küçük koylar sayesinde keşfetti. Denizaltındaki ilk deneyimlerini ise Fransız Deniz Kuvvetleri’nde yaşadı.
Buluşlarıyla günümüze de ışık tutan Cousteau’nun en dikkat çekici icadı Émile Gagnan ile birlikte yaptığı; sualtının basınçlı ortamında dalgıçtan gelen talep üzerine tüpteki sıkıştırılmış havayı otomatik olarak ayarlayan bir regülatördür. Buldukları aygıta “Aqua-lung” (aqua:su, lung:ciğer) adıyla patent alırlar. Bu aygıt, ilerde "SCUBA" (Self-Contained Underwater Breathing Apparatus: Sualtında kendinden destekli soluma aygıtı) olarak tanınacaktır.
Cousteau 1953’te yayınlanan Sessiz Dünya (The Silent World) adlı ilk kitabında, scubanın ortaya çıkış sürecini ve gelecek için vaat ettiklerini ayrıntılı olarak anlatır. Sonrasında Fransız yönetmen Louis Malle ile beraber sualtının büyüleyici yaşamını ilk kez perdeye aktaracaklar ve filmlerine de aynı ismi vereceklerdir. Çekimlerini Kızıldeniz’de gerçekleştirdikleri “Le Monde du Silence” adlı film 1956’da Cannes’da Altın Palmiye kazanan ilk belgesel olmuş, 1957’de de Oscar’a layık görülmüştür.
Cousteau, 1962’de Marsilya’da "Conshelf 1" adını verdiği bir deney yapar. İnsanların sualtında yaşamalarına yönelik düzenlenmiş deneyde Cousteau’nun "okyanot" adını verdiği beş adam, 10 m derindeki "Denizyıldızı Evi" adlı kapalı bir ortamda bir ay yaşar. Cousteau, daha sonra bunu da bir belgesel filme dönüştürür. Kameralar, okyanotların sualtındaki “yuva”larında geçirdiği her anı görüntüler. Sonunda ortaya çıkan 93 dakikalık film "Güneşsiz Dünya" (World Without Sun) ile Cousteau ikinci Oscar’ını alır.

Cousteau karadan kilometrelerce uzakta geçirdiği yıllar boyunca insanların okyanusları nasıl kirlettiğini gözlemler. Tek başına ya da değişik yazarlarla birlikte yazdığı ellinin üzerinde kitap ve çektiği yetmişin üzerinde TV filmi ile Cousteau, okyanus yaşamının ve dünyanın yaşamsal dengelerinin korunması fikrini milyonlarca kişiye ulaştırır. Yapıtlarında kirlenmenin, bilinçsiz avlanmanın, sahil kentlerindeki düzensiz ve aşırı gelişmenin engin okyanuslardaki yaşam için bir tehlike olduğunu özellikle vurgular.
Cousteau"nun okyanuslardaki yaşamın korunmasına ilişkin düşüncelerinin zaman içinde bir evrim geçirdiği görülür. 1960’larda denizleri “kullanılabilecek bir kaynak” olarak görürken; 1970’lerde yirmi yıl içinde okyanuslardaki yaşamın %40"ının yok olduğunu söyleyecek, okyanusların ölmek üzere olduğunu vurgulayacak bir farkındalık geliştirir.
1974’te okyanuslardaki yaşamı korumak için “Cousteau Topluluğu"nu kurar. Bugün bu topluluğun, dünya çapında 300.000 üyesi bulunmaktadır. Çevreci hareketin diğer liderlerinden farklıdır Cousteau. Kirlenme sorunlarına verilen teknolojik yanıtlara açıktır. Hayvanlara gösterilen ilginin, insanlara gösterilen ilginin önüne geçmesini kabul etmez ancak, aşırı nüfus artışını da "esas kirlenme" olarak görür.
Milyarlarca kişiyi denizaltının büyüleyici güzellikleriyle tanıştıran ve çevreci hareketin kurucularından olan kaptan Jacques-Yves Cousteau, 25 Haziran 1997’de aramızdan ayrılmıştır. Yaşadığımız dünya için yaptıklarını bir an bile aklımızdan çıkarmadan kendisini saygıyla anıyoruz...
Emin Bayraktar
“İnsan arada sırada kendini garip durumlarda bulabilir. O duruma yavaş yavaş, doğal bir şekilde gelmiş olabilir, ama kendini olayların ortasında bulduğunda birden şaşırır ve böyle bir duruma düşmeyi nasıl olup da başarabildiğini sorar kendine.”
Balsa kütüklerinden yapılmış bir sal, üzerinde bambudan bir kulübe, altı yetişkin adam ve bir papağan ve Pasifik’in orta yerinde. Haklı bir soru Heyedahl’in sorusu; böyle bir duruma nasıl düşülür?
Biraz geriden doğru gelmek gerek anlayabilmek için. Gerçi her ne anlatırsam anlatayım, bazıları için anlaşılabilecek bir durum söz konusu değil, hatta düpedüz çılgınlık bu. Oysa binlerce kilometrelik bu destansı yolculuğun temelinde iki basit olgu yatar…

Fati-Huva’da geçen günlerinden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olamamıştır Heyerdahl için. Zihnini sürekli aynı sorun kurcalamaktadır; Pasifik halklarının kökeni. New York’ta büyük bir müzenin karanlık bir ofisinde, yaşlı bir bilim adamının, umutla taşıdığı el yazmalarına bakmaksızın söylediği sözler 17 Mayıs sabahı içine düştüğü durumun hazırlayıcısıydı aslında. Yaşlı adam hiçbir zaman Peruluların sallarla Pasifik’e açılmadığını, ama isterse O’nun kendi balsa salıyla Peru’dan Pasifik adalarına yolculuk yapabileceğini söyleyerek Heyerdahl’in neredeyse tüm ömrü boyunca sürecek çılgın yolculuklarının fitilini ateşliyordu…
Bu durumu destekleyen bir diğer olgu ise, kapitalist düzenin dikte ettiği kara ve havayolu alternatifsizliğinin aksine, çağlar boyunca denizlerin geçmişte yaşayan atalarımız için engel değil araç oluşuydu. Heyerdahl’in savına göre Peru kıyılarından Pae-Pae’leri ile yelken açan –Güneş Tanrı- Kon Tiki ve halefleri Pasifik boyunca tüm kültürlerini yanları sıra taşıyarak adadan adaya yayılmış, Güney Amerika kültürünü Pasifik’in ücra köşelerine kadar taşımışlardı.

Böylece, Thor Heyerdahl, Knut Haughland, Bengt Danielsson, Erik Hesselberg, Torstein Raaby, Herman Watzinger ve –miço- yeşil papağan 28 Nisan 1947’de 8.000 kilometrelik destansı yolculuklarına Peru’nun Callao limanından başladılar.
Yerlilerin Pae Pae adını verdikleri sallar geçtiğimiz yüzyıla kadar kullanılmaktaymış aslında. İleri teknoloji en ücra köşelere kadar burnunu sokmadan önce, binlerce yıl boyunca İnkalar bu sallarla filolar halinde açık denizlere yelken açmışlar. Her konuda kendini dev aynasında görmek gibi bir kuruntusu olan günümüz insanının tüm itirazlarına karşın Pae Pae’ler deniz karşı değil, denizle birlikte ve uyum içinde tutarlı ve kararlı bir yolculuk aracı olmuş her daim.
Yol boyunca tek kayıp vardır; miço papağanı dalgalar alır götürür bir fırtına sırasında. Okyanusta kural basittir; hayatta kalmak istiyorsan teknede kalmalısın; denize düşen, denize kalır. Bu arada mürettebata eklenen bir de Johannes vardır; yengeç Johannes dümencinin yanıbaşındaki tahtaların arasında yolculuk etmektedir.

Uçanbalıklardan oluşan kahvaltılar, köpekbalığı avları, çeşitli bilimsel deneyler, bazen bitmek bilmeyecekmiş gibi görünen fırtınalarla geçer günler. Sakin bir havada lastik botla açılan iki adam kahkahalara boğulurlar uzaktan gördükleri Kon Tiki manzarasının karşısında. Yüzen bir kulübe, etrafında yarıçıplak sakallı adamlarla gerçeküstü bir tablo vardır karşılarında.
Can havliyle palamutlardan kaçarken suratlara çarpan uçanbalıklar, kulübenin tepesinde bulunan bir yavru mürekkep balığı, def-i hacet sırasında musallat olan bir köpekbalığı, uyku tulumunun içinden çıkan ne idüğü belirsiz –bu yolculukta ilk kez karşılaşılan yılan balığı Gempylus- bir tuhaf mahlukat gibi irili ufaklı olaylar salın üzerindeki rutin yaşantıya renk katar.

Deniz korkulanın aksine her daim yanlarındadır. Daha doğrusu balsa sal öylesine uyumludur ki denizle, deniz onu ya ciddiye dahi almamaktadır ya da şefkatle, özenle koynunda taşımaktadır. En ürkütücü dalga salın kıçına yaklaştığında dahi altı adam sakince salın en üst noktaya kadar yükselmesini ve sonra zarifçe dalganın üzerinden kayarak süzülmesini beklerler sadece. Tüm ürkütücü kehanetlerin aksine Kon Tiki, balsa kütüklerinin özsuyu sayesinde su çekmemektedir. Daha da önemlisi tamamen bitkisel halatları balsa kütüklerine sürterek aşınmak yerine, kütükleri aşındırıp içine gömülerek daha bir sağlamlaşmaktadır. Yani ilkel ama doğal teknoloji bir çok kurt denizcinin ölümcül kehanetlerini boşa çıkartmıştır. Hatta ilk günlerde ne işe yaradıklarını bir türlü anlayamayan altı adam “guara” denen omurga tahtalarının ne işe yaradığını keşfettiklerinde İnkaların ne denli başarılı denizciler olduklarını daha iyi anlamışlardı. Salın üzerinde yer alan guaraları kontrol ederek dümen kullanmaksızın sabit rotalarda ilerlemeleri belki de İnkalı denizcilerin en önemli sırlarıydı. Her ne kadar bugün aşina olduğumuz basit bir salma sistemi gibi görünse de bir salı sadece bu tahtaların derinliklerini ayarlayarak basitçe yönlendirmek dönemin denizcilerinin dehasının basit bir göstergesidir.
Balsa kütüklerinin su çekerek batmasından, liflerden mamul halatların aşınarak kopmasına kadar sayısız uyarılara karşın Kon Tiki’ye inanmayı seçen Heyerdahl ve arkadaşları yüz günlük yolculuklarının sonunda hala tek parça olan Kon Tiki ile Raroia resifine ulaşmayı başarırlar.
Aslında 93 gün olarak hesaplanır yolculuk. Hatta tam da 93. günde Puka Puka adası gösterir kendini ufukta. Fakat Kon Tiki’nin hareket kabiliyeti biraz kısıtlı olduğundan uzaktan bakmakla yetinmek zorunda kalmış ekip. 97. günde Angatau resifinin güleryüzlü yerlilerinin gayretine rağmen Kon Tiki’yi resifin aralığından içeri sokabilmek mümkün olamamış. Kon Tiki’nin destansı yolculuğu 7 Ağustos 1947’de Tuamoto Adaları arasında bir birinden tehlikeli mercan resifleri, resiflerde kırılan berrak ama tehlikeli dalgalar ve zaman zaman görülmeyecek denli sığ mercan döküntüleri arasında yer alan Raroia resifinde sona erer. Altı adam, plastik bot ve uzaktan bakıldığında bir enkaz yığınını andıran Kon Tiki, resifin sıcakkanlı yerlileri ile geçen günler, Tahiti’ye –yedeğe alınmış Kon Tiki ile- yolculuk ve eve dönüş.
Sonraki yıllarda Heyerdahl inanılmaz yolculuklarına devam edecek ve belki de insanlık tarihinin en çılgın bilim adamı olarak RA Ekspedisyonu ile Atlantik’i aşacak, Tigris Ekspediyonu’nu tamamladığında Ortadoğu halklarının da sanılanın aksine denizi bir araç olarak kullandığına dikkatleri çekecektir. Sürekli yollarda geçen yaşamının sonunda Heyerdahl, tarih boyunca denizin dünya halkları arasında sanıldığı gibi engel değil aksine bir köprü olduğuna dair destansı günceler bırakır ardında…
1948 yılında Heyerdahl tarafından yayınlanan “Kon-Tiki / Pasifik’te 100 Gün” adlı eseri Pasifik halklarının kökenine dair savını ispatlamanın ötesinde böyle bir serüven için neredeyse ihtiyaç duyulabilecek tüm bilgilere dair ipuçları da veren bulunmaz bir rehber niteliğinde. Birkaç yıl sonra tek başına bir sal üzerinde kendini Pasifik’in koynuna bırakan William Willis üzerinde ne derece etkisi vardır bilemiyorum ama doğaya karşı değil doğayla birlikte olma fikrine inananlar için önemli bir referanstır. Ardı sıra Eric de Bisschop, Carlos J. Caraveda Arca, Alain Bombard bir şekilde kendilerini okyanuslarda bulan kaşifler olarak salların altın çağına adlarını yazdırdılar.
Saygıyla!
Hakan Tiryaki
Öyle bir sualtı hayal edin ki, her bir santimetrekaresi çöplerle tamamen örtülmüş. Yengeçlerin ayakları denizin tabanına değemiyor. Pet şişeler, alüminyum meşrubat kutuları, cam şişeler, polietilen ambalajlar, lastikler… Kesilip atılmış döşemeler, kamyon aküleri, çuvallar dolusu moloz, pisuvarlar, lavabolar, tonlarca metal profil… Hatta yolcularından yoksun bir eski Karaköy İskelesi’nin parçaları… Ve ne yazık ki hala suyun altından bahsediyorum size.
Burası Harem. Bu bahtsız şehrin liman ve otogarla taçlandırılmış en güzel köşelerinden biri. Miyop iktidarların şehr-i İstanbul’a attığı sayısız kazıktan bir tanesinin trajikomik öyküsü. Tabi öykünün suyun üzerinde kalan kısmı herkesçe malum, olabildiğince gözler önünde; görmek isteyenler için. Size biraz göremediğiniz kısmını anlatacağım sözcükler yettiğince. Sözcükler yettiğince diyorum çünkü söz konusu Harem’in sualtı olduğunda öyle kifayetsiz kalıyorlar ki çoğu zaman…
27 Kasım 2005’te ilk kez girdik Harem sularına. Çıkan her arkadaşım şaşkınlık, öfke, çaresizlik gibi karmaşık duygularla sersemlemiş bir haldeydi. Bir zamanların Halkalı çöplüğünü öylece taşımışlar, boca edivermişlerdi sanki Harem’e. 440 parçalık atık envanterinin içinde kısaca yok yoktu. Kayabalıkları, yengeçler, denizyıldızları ve denizanaları yetiyordu neredeyse bir avuç canlı envanteri için. Ama hepsi bir tarafa öyle bir koku söz konusuydu ki elinizle dokunabileceğiniz, gözünüzle görebileceğiniz denli yoğundu.

Üzerinden aylar geçti, etkinlikler bir birini kovaladı. Ancak ne sualtındaki manzara ne de o koku bir türlü rahat bırakmadı hiç birimizi. Bir şeyler yapmak lazımdı. Fakat söylemesi ne denli kolaysa yapılması o denli imkansız görünen bir şeylerdi yapılması gereken. 2006 yazına doğru her toplantının gündemine bir şekilde girdi Harem.
1 Temmuz 2006’da Kabotaj Bayramı bahanesiyle yine Harem’e çevrildi rota. Bu kez amaç bir proje için ön hazırlıktı. 410 parçalık katı atık envanteri daha kaydedildi. Fakat gelin görün ki manzara hala aynıydı. Eksilen yaklaşık 1000 parça hiçbir şey ifade etmiyordu Harem için.
9 Eylül 2006 Cumartesi sabahı Harem’de toplanan 22 STH Gönüllüsü eşi benzeri olmayan bir çılgınlığın, STH Harem Sahili Temizlik, Rehabilitasyon ve Koruma Projesi‘nin ilk aşama çalışmalarını başlattılar. İlk gün yapılan 4 saatlik çalışmanın sonunda 9 dalıcı, 893 parça katı atık çıkarttı. Sualtı temizlik ekipleri için özel olarak hazırlanan sepetler bekleneni vermiş ve rekor olduğunu düşündüğümüz sayıda katı atık çıkartılmıştı daha ilk günden.
Kısaca STH Harem Projesi nedir, biraz anlatmak gerek. STH Harem Projesi temelde bir umut ve başkaldırı hareketidir. Çevrenizdeki herkesin “hadi len!” ya da “biter mi abi temizlemekle, manyak mısınız!” dediği; “siz temizleseniz ne olur, yine atacaklar” dediği bir projedir. Proje, farkındalığı döviz kurlarına endeksli 21. yüzyıl insanı için romantik bir entellektüel uğraştan fazlası değildir. En acısı da her birimize defalarca sorulan soru bu işin karşılığında ne kadar para aldığımızdır. Fındık kadar beyinleri gönüllü kavramını kavrayamadığından bir çeşit rant elde etme yoludur bazı kuş beyinliler için STH Harem Projesi. Elde ettiğiniz dillere destan rant ise ömrünüz boyunca unutamayacağınız bir hidrojen-sülfür kokusu, paramparça olan dalış ekipmanlarınız, yorgunluktan titreyen dizleriniz ve geceleri uyurken hissedeceğiniz tuhaf bir huzurdur.
Bir avuç STH Gönüllüsü için STH Harem Projesi, bir sahilin öncelikle tamamen katı atıklardan arındırılması, sonrasında kontrol altına alınarak izlenmesi ve sürdürülebilir koruma sağlanmasıdır kısaca. İşte bu kapsamda geçen yıl (2006) 9 Eylül - 1 Ekim tarihleri arasında 151 dalış gerçekleştirildi. Bir ay içinde 9 iş gününde gerçekleştirilen çalışmalarda sualtı temizlik ekiplerinde 27, kara ekiplerinde 27 olmak üzere toplam 54 STH Gönüllüsü görev aldı. Bir aylık periyodun sonunda toplam 11.573 parça katı atık çıkartıldı.
11.573 parça katı atık çıkartıldı da ne oldu derseniz eğer verilecek bir çok yanıtımız var. Her şeyden önce artık yengeçlerimiz deniz tabanında yaşıyorlar. Minik ayakları kuma değebiliyor. Harem’in sualtı, geçen yılki çalışmalara ilave olarak 25 Kasım ve 2 Aralık 2007 tarihlerinde gerçekleştirilen iki yeni çalışma ile yaklaşık olarak %90 oranında temizlendi. Yaklaşık 15.000 parça katı atık artık olması gereken yerde, yani İSTAÇ’ın geri dönüşüm birimlerinde. 150‘yi aşkın kamyon ve iş makinesi lastiği, 20 kadar akü ve onlarca ton metal atık artık Harem’in sualtı canlılarına ev sahipliği yapmıyor. Eski Karaköy İskelesi‘nin parçalarını yıllar önce gitmesi gereken yere ancak gönderebildik. Oturma gruplarından molozlarına kadar olduğu yerde denize bırakılan Karaköy İskelesi başlı başına bir ibret hikayesidir aslında. Benzer örneklere Karaköy’de, Eminönü’nde de rastlamanız mümkündür. Çünkü denizlerimiz çöplüktür. Daha da önemlisi, kim görecektir ki!
STH Harem Projesi’nin getirdiklerinden bahsedelim biraz daha. Artık STH olarak bir referans bölgemiz söz konusu. 11 Mart 2007 ve 13 Eylül 2007 tarihlerinde yapılan dalışlarla altı aylık periyotlarla izlenmesi sağlanan Harem’de elde edilen veriler gerçekten umut verici. 25 Kasım ve 2 Aralık 2007 dalışlarında da yakın zamana ait önemli bir katı atık birikimine rastlanmaması -net bir sonuca varmamıza yetecek referans oluşturmasa da- en azından umudu pekiştirdi. En son 12 Temmuz 2008'de bir kez daha gözlemlediğimiz Harem'de ilk aşama çalışmalarından kalan ağır metal profiller ve küçük bir kaç birikim dışında sualtı bıraktığımız gibi durmakta.

Bugünlerde STH Harem Projesi bir sonraki aşamaya hazırlanıyor. Sırada Harem’in korunmasına yönelik atılacak adımlar var. Bu noktada nihai hedefimiz denize bir şey atmanın gasp gibi, cinayet gibi bir suç teşkil ettiğini anlatmak değil; suç-ceza ikilisinin hayata geçmesini sağlamak. STH Harem Projesi’ne lojistik destek sağlayan iki önemli kuruluş İSTAÇ A.Ş. ve İ.B.B. Deniz Hizmetleri Müdürlüğü olmuştur. Gerek çalışanları gerek tekne, ambulans, arazöz gibi ihtiyaç duyulan her türlü lojistik imkanı seferber etmeseler sadece STH Gönüllülerinin emeği ile projenin hiçbir şansı olamazdı. Fakat İ.B.B.'nin yetkili kurum olarak asıl önemli katkısı bundan sonraki aşamada olacaktır.
O kadar çok şey var ki Harem’de anlatılacak, anlatılmazsa bir avuç insanın insanüstü gayretine, sonsuz gibi görünen emeğine ve belki de en önemlisi umut ve inancına haksızlık etmiş olurum.
Harem’de bir avuç insan, bir ay boyunca her hafta sonunu, Saros’da dalmak yerine, evinde yatıp dinlenmek yerine, sevdikleri ile birlikte olmak yerine Harem’in pis, hatta zaman zaman dayanılmaz sularında dalarak ya da bütün bir gün boyunca yılların çürümüşlüğünü, pisliğini beraberinde suüstüne taşıyan atıkları ayıklayarak, sayarak geçirdiler...
Çıkartılan her bir parçayı aynı titizlikle sayıp kaydederken, aynı zamanda her bir pet şişenin, her bir bira kutusunun içinde yaşam izi arayarak; yok edici mor denizyıldızlarından, şaşkın kayabalıklarına kadar tüm canlıları aynı hassasiyetle ait olduklara yere göndermek için gösterdikleri gayret bile başlı başına bir ders gibiydi. Yaşama, varoluşa saygı fikrinin somutlaşmış en çarpıcı örneğiydi belki.
Yıllarını suların altında, daha da kötüsü tiksindirici bir çamur tabakasının altında geçirmiş dev kamyon lastiklerinin her birisini gözünü kırpmadan, bir minik yengeç ya da kayabalığını dahi feda etmemek adına didik didik eden insanlar vardı Harem’de. Bu insanlar –ki hepimiz gibi, iş güç sahibi, müdür, işsiz, öğrenci, hekim vs vs.- kimilerinin tiksinti dolu bakışları arasında, kimilerinin arkasına bakmadan kaçtığı kokuya rağmen yaptılar tüm bunları.
Ve yine bir avuç insan, bir ay boyunca görüşün yarım metreyi bile bulmadığı sularda, zaman zaman el yordamıyla yılların pisliğini topladılar sualtında. Arabalı vapur manevrasının dehşet verici uğultusunda, kapkara bir çamur tabakasının ortasında, klostrofobik dubanın altında... defalarca yollarını kaybederek, zaman zaman suyun altında bile bir lanet hidrojen-sülfür kokusu burunlarının ucunda sabahtan akşama dalıp dalıp çıktılar Harem sularına.
Daha nice projede emeği, umudu ve gururu paylaşmak dileğiyle tüm “çöp kardeşlerime” sonsuz minnetlerimle...
Hakan Tiryaki
STH Gönüllüsü
STH Harem Şantiyesi'nden Seçmeler | STH Harem Projesi İnternet Platformu
Bir papağan (Eeki), bir kedi (Meeki) ve ellialtı yaşında bir adam ve uçsuz bucaksız Pasifik'te bir salın üzerinde...
Heyerdahl ve beş arkadaşının benzersiz Kon Tiki Ekspedisyonu'ndan bir kaç yıl sonra William Willis kendi yaptığı salı "Seven Little Sisters" ile 6700 mil sürecek Pasifik yolculuğuna Heyerdahl gibi Peru'dan başlar (1954). Ama bir farkla başlar; tek başına. Bir başka farkla da bitirir; 2200 mil daha fazla yol alıp Samoa Adaları'na çıkarak. Denize karşı değil denizle birlikte olmanın destansı serüvenidir Willis'in yolculuğu. Belki de en önemli özelliği olan her koşulda olumlu düşünebilme yeteneği ya da başka bir deyişle iyimserliği pusulanın, yelkenin, rüzgarın... hepsinin ötesinde desteği olur yolculuğu boyunca.
Çok geçmeden sınırları aynı ekip, Eeki, Meeki ve Willis bu kez daha çılgınca bir serüven için bırakırlar kendilerini Pasifik'in koyununa. Yine kendi tasarladığı metal borulardan yapılma salı "Age Unlimited" 11.000 millik bir serüvenin başrolündedir. Güney Amerika'dan (Callao) başlayan yolculuğu insanüstü bir serüvenle Avusturalya kıyılarında son bulur. Mürettebattan sadece Eeki Meeki tarafından mideye indirildiği için Avusturalya kıyılarına ulşamamıştır.
Willis'in 1897'de başlayan yaşam serüveni 1968 yılında çıktığı son çılgın yolculukta sona erecektir. "Little One" adındaki teknesiyle Kuzey Atlantik'i aşmak üzere çıktığı son serüveninde deniz düşen Willis 74 yaşında denizlerin efsane kaşifi olarak yaşamını yitirir.
T. R. Pearson adlı Amerikalı romancı 2006 yılında onun destansı serüvenlerini kaleme alan bir kitap yayınlar; Seaworthy: Adrift with William Willis in the Golden Age of Rafting. Ayrıca yüzyılın deniz kaşiflerinden bahsedilen her kaynakta yeri ayrılmıştır çılgın ihtiyarın...
Saygıyla!
Willis, William (1966). Whom the Sea Has Taken. New York: Meredith Press.
Willis, William (1955). The Epic Voyage of the Seven Little Sisters: A 6700 Mile Voyage Alone Across the Pacific. London: Hutchinson.
Willis, William. An Angel on Each Shoulder.