Ada İskelesi

Mürekkebi deniz olan ne varsa...

İlgili Video: 

Balıkağzı

Bu bir kılıçbalığının öyküsü

Yazılmasa da olurdu

Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu

Uskumrunun arkasından gidiyorduk

Sürünün içinde ben de vardım

Sırtımda bir zıpkın yarası

Mutlu olmasına mutluydum

Nedense gitmiyordu kulağımdan

Bir türlü o "ağ var" sesleri

Denizkızı girmiş düşünceme

Ben iflah olmam

Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı

Dolanınca ağa çok geçmeden küserim

Bir çocuk bile çeker sandala beni

Bu kadar ağır olmasam

Beni böyle koşturan yaşama sevinci

Kanal boyunca bir o yana bir bu yana

Siz yok musunuz siz derya kuzuları

Kestim kılıcımla karanlığını dibin

Yakamoz içinde bıraktım suları

Ah ayaz gecelerde olur ne olursa

Sırtımda bir zıpkın yarası

Alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün

İri gözlerimde keder

Kılıcımda hüzün

Satın beni satın beni

Rakı için

Halim Şefik GÜZELSON

Kılıç Balığı

Kılıç balığı (Xiphias gladius), Xiphiidae familyasından üst çenesi kılıç gibi uzamış yırtıcı bir balık türü.
Kılıç balıkları; vücut kaslarından gelen ısının gözlerine aktarıldığı özel bir ısıtma sistemine sahiplerdir. Bu ısıtıcı sistem balığın, gözlerinin görme işlevi için gerekli ısıyı sağlar. Kılıç balıkları bu sayede denizin 600 m dibinde, ısının 5 dereceye kadar düştüğü yerlerde bile mürekkep balıklarını kovalayabilirler. Görme olayı bir dizi kimyasal olaylar sonucunda gerçekleşir. Hava serinledikçe kimyasal reaksiyonlar daha uzun zaman alır. Bu nedenle soğuk kanlılar sınıfına giren canlılar, eğer hızlı hareket eden nesneleri görmek istiyorlarsa kendilerini ısıtmak durumundadırlar. Bu nedenle, son derece soğuk derin deniz sularındaki kılıçbalıklarının avlanamaması gerekirdi. Oysa kılıç balıkları denizin 600 m. dibinde, ısının 5 dereceye kadar düştüğü yerlerde bile mürekkep balıklarını kovalayabilirler. Saate 60 km. hızla yüzen avlarını takip edebilmek için kılıç balığının gözlerinin ısısını 20-25 derecede tutması gerekmektedir. Saatte 120 km. hızla yüzebilir ve okyanusların en hızlı balıklarından biridir.

Kaynak: Wikipedia

Deniz Ressamları, Oktay Rıfat

Oktay Rıfat Horozcu

Deniz Ressamları

Deniz ressamları vardı eskiden, deniz 

canavarları çizerler, denizkızları kalyonlar, 

İstanbul’da doğarlardı çoğunlukla, 

bellerinde nagant, sütbeyaz giysi, 

iri yaka, bir gül takarlar göğüslerine. 

Kuyruğundan tutunca kertenkele imgeyi 

denizin deliğinden çekerler, zavallı kertenkeleler. 

Elmaları daldaki elmadan daha gerçek, 

yapıt bırakmadan ölürlerdi denizin 

bu soylu ve bilge dretnotları. 

Oysa küçük kayıklardı onlar 

Kendi elleriyle yaptıkları, bir keser bir kerpeten, 

anilin boya üstübeç beziryağı 

kirli şişede ardıç kokan neft. 

1879’da Hamburg’ta 

nazırların dikkatini çektiklerinde 

sakallarını çeker gibi 

bir futa kadar ince ve çocuktular. 

Bütün sular denizler onların, 

kırmızıya boyarlar, sarıya, yeşile, 

Üsküdar’da mavi rakı içerlerdi. 

Şimdi nerdeler, diye sormayın! 

Denizdeler, büyük sefere çıktılar, 

yaşam öykülerini yazıyorlar suluboya, 

taş kalem, ceviz sehpa, samur fırça 

ve kağıda deyince cızırdayan kömür kalem. 

Akşam ezanını bekliyorlar 

Birinci Dünya Savaşına dönmek için. 

Bence ölmediler büyüdüler uzaklaştıkça 

bir okulun çıplak duvarında. 

Oysa sınıfları süvari, bindikleri at 

deniz, büyük deniz, engin deniz.

Oktay Rifat

DenizeDoğru Konuşma, Adam Yayıncılık, 1982

Dülger Balığının Ölümü

Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...

Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilseydi bayanlar; balıkçılık milyon,balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle pırıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir.balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılırda bir daha kapanmaz.

Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim? Yamyassıdır, demiş miydim? Tam ortalık yerinde, her iki yanda sağlı sollu iki başparmak izi diyebileceğimiz koyu lekeler vardır, demiş miydim?...

Rum balıkçılarının hrisopsaros –Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz’e dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; koparır atar; çeker; parçalarmış. Akdeniz’in
en gözü pek; insandan, hayvandan ,fırtınadan, yıldırımdan, yağmurdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş. İsa, günlerden bir gün deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. <Ne oluyorsunuz> diye sorunca balıkçılara; <Aman> demişler balıkçılar, <elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız>.

İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin parmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş,kulağına bir şeyler söylemiş... O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyun pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, desdereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.

Bütün bu alât ü edevatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz, işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.

Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer, kim bilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.

Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki yarısı; kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamanki esmer renkteydi önce. Vücudunda hiç kımıldama yoktu. Taş kadar cansızdı. Yalnız âletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu
bir oyundu. Bir rüzgarın iç görünmez oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgar rüzgar, bu incecik zarlarda çıkıp diyordu; bir dirhem kalmamacasına.

Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi. Bu, insanın içine zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Amma insan, yinede bu anlam’a almamaya çalışıyordu. Belki de bu, harikulade tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Deniz dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır... birden bire dehşetli bir şey gördüm: balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, bembeyaz kesilmeğe giden bir hal almaya başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden renginimi atıyor? demeye, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.

Kenarları süsleyen zarların oyununun oyunu çabuklaşmağa, balıkta gitgide saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmaya başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu hepimizin bildiği bir korku idi: ölüm korkusu.

Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti: Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek: Ne sabahları birdenbire yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ile yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak... Ne yosunlara canlı yosunlara yatmak, ne
akıntılarda âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:

Dülger balığın ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık şu hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa alışması mümkündür gibime geldi.

Bu iki saat süren ölüm halini, dört saatte, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında güzel huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı, bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız, şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükununu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tutuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.

Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Dülger Balığı

Dülger balığı (Zeus faber), Zeidae familyasından bir balık türü.

Vücudu yassı ve yüksek, ağız derinliği geniş, vücut ve yanaklar ufak pullarla örtülü, genç bireylerin vücutları şeffaf, göğüs yüzgeçleri uzun ve ikinci anal yüzgecin başına kadar uzanır. Vücudun her bir yanında yuvarlak siyah leke bulunur. Rengi başta ve sırtta açık kahverengi, arkaya doğru ve yanda sarımtırak, karında beyazdır, dibe yakın yerlerde bulunur.

Büyüklüğü ortalama 25-30 cm, maksimum 50 cm; ortalama ağrlığı 300-500 gram civarındadır.

Doğu Atlantik, Batı Pasifik, Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz'de yaşar.

Kayabalığı, ayışığı, votka...

Hiç ses yoktu. Sadece sessizliğin bazen huzur veren, bazen çıldırtan sesi... Büyülü, ilahi bir uğultu... Soluk kesen, kanı donduran bir sükunet... Meraklı bakışlara tedirgin, kaçamak bakışlarla karşılık veren tetikte bir kayabalığı... Akıntının mistik ritmiyle dans eden narin, kıvrak yosunlar... Mutlu, tembel bir istiridye topluluğu... Gecenin bu saatinde hala kavga edebilen bir çift yandan çarklı pavurya... Büyük ayıyı andırırcasına dizilmiş altı kocaman denizyıldızı; denizin dibinde gökyüzü... Kimi sürekli hareket halinde, kimi uykuda, kimi tetikte... Ama hepsi evrensel bir uyum, imrendiren bir sükunet içinde. Hepsi birer pandomim ustası. Hepsi basit, gösterişsiz. Amaç sadece yaşamak. Ve birden sonsuz bir karanlık. Ölüm değil, uzay hiç değil. Zaman zaten çoktan silinip gitmiş. Burası zamanın, mekanın, ölümün... hepsinin ötesinde. Karanlık demekte yanlış aslında. İsim vermek zordu, bilinen dünyamızda böyle bir yer yok.

Artık denizyıldızları, kayabalığı yoktu. Ben, ben de yoktum. Ya hiçbirşeydim, ya da herşey. Kestiremiyordum. Tek hissettiğim hiç bir şey hissetmediğimdi. Bunların hepsi aslında anlık düşüncelerdi. Fenerimin ışığı söndüğünde aşağı yukarı on-onbeş metre derinlikte, koyu bir karanlığın, uçsuz bucaksız koynunda. Sonsuz karanlığın koynunda bir-birbuçuk dakika...

Yukarıda eşsiz bir Bodrum gecesi beni bekliyordu. Issız bir koyun tam ortasında kiralık kıçtan takma motorlu sandalım, eski madeni beşbin liralıklar gibi ışıldayan dolunay. Derin uykuda Bodrum suları. Pırıl pırıl bir temmuz akşamı. Öyle derin uyuyor ki deniz, üç metrelik sandalımı sallamaktan bile aciz. Livarda bir şişe Smirnoff, o an Chris De Burgh’u anıyorum gülümseyerek. “Moonlight and Vodka”yı mırıldanıyorum ve O’nun için üzülüyorum. Üzüldükçe içiyorum. Çevreme baktıkça bir yaşama sevinci kaplıyor içimi, içiyorum. Sudan yeni çıkmkışım, gırtlağım patlamış susuzluktan, içiyorum. Ay nefis, votka muhteşem, herşey özenle seçilmiş, düzenlenmiş bu gece.Ama yetmiyor...

Bir parçam hala dipte, beni çağırıyor. Sessizliğin sesi silinmiyor zihnimden. İşte diyor, işte gerçek hayat! Sade,gösterişsiz, dürüst. Gel diyor, burda ikiyüzlülük yok. Askerlik, dil, din, eğitim, kira, ırk... Aptal insanların, daha aptal olanlarını ezmek, sömürmek, sindirmek için icat ettiği pislikler yok... Sosyalleşme, medeniyet, inanç gibi kavramların arkasına gizlenmiş aptalca kavgalar, savaşlar, ezmek-ezilmek yok. Çağırıyor kayabalığı, “gel, bak” diyor, “biz sadece yaşarız ve ne yaparsak yaşamak için yaparız. Tıkabasa doymak için değil, aç kalmamak için yeriz. Yanında içki içmeden, üzerine tatlı yemeden de yaşayabiliriz. Pazartesi sendromu yoktur bizde. Ömür boyu sevmediğimiz işler, sevmediğimiz kişilerle uğraşmamız gerekmez. Aşk yoktur bizde, nefret de. Sevgi zaten kimin işine yaramış ki bu dünyada, sevilenden başka. Vahşi dersiniz bize, küçük balıkları yeriz diye. Oysa bilirsiniz ki sizde, küçük balıklar da daha küçüklerini, daha küçükleri daha da küçüklerini yer varolabilmek için. Peki ya siz insanlar! Siz sadece küçük olanlada yetinmiyorsunuz. Siz avuçiçi kadar bıldırcını da tutup yiyorsunuz, koskoca öküzü de kesip yiyorsunuz. Siz ki binlerce yıldır birbirinizi bile yiyorsunuz. En canimiz köpekbalığı bile Bakire Meryem gibi kalır, en vahşimiz baraküda bile kır çiçeği gibi kalır sizin dünyanızda. Biz sadece yaşarız.

Yıllar geçti aradan... Milyonlarca ağaç yandı kül oldu; milyonlarcası masa, sandalye, tuvalet kağıdı... Yerleri yollar, konutlar... medeniyet abideleri doldu. Yüzlerce canlı türü tedavülden kalktı. Sadece geçen dokuz yılda... Ve belki bilge kayabalığım da yok artık. Belki de hala yaşıyor ve dehşetle bekliyor... Kendi doğasında, kendi yuvasında tükenip gitmeyi bekliyor. Birçokları gibi ansiklopedilerdeki “soyu tüketilenler” bölümündeki yerini almayı bekliyor çaresiz. İyi ama kimin umurundaki rakı mezesi bile olamayan bir zavallı kayabalığı.

Hakan Tiryaki, İstanbul 1988

Klazomen'de gece

Öyle bir boyamış ki bugün gökyüzünü Dalgacı Mahmut, eflatun nerede başlıyor mavi nerede bitiyor, gerçek mi düş mü belli değil. Gerçek olan bir şey var, Ege de akşam bir başka güzel. Gözünü alıyor insanın renkler. Bir ressamın tablosunda görsem abartılı bulurdum herhalde bu renkleri. Hele gökyüzünün denizle oynaşmasını anlatmak öyle zor ki, korkuyorum, anlatamam, haksızlık ederim diye. Balıkçı dostum bile dayanamadı, gaz kesti yavaşladı gördüğü güzellik karşısında. Karşımızda Klazomenai, ya da şimdiki adıyla Çeşmealtı günün yorgunluğuyla mahmur. Arkamızda küçük, küçücük Eşek adası. Livarda biraz balık, ev şarabı, peynir. Susturup pancar motorunu, bırakıyoruz kendimizi denizin kucağına. Deniz demekte zor aslında. Sanki ters yüz olmuş dünya da uçuyoruz pancar motorlu sandalımızla. Hadi diyorum dostuma, hadi.

Zaten öyle bir alışmış ki artık ben hadi dedim mi ya şarap ya sigara demek; hemen çıkartıyor livardan bidonu. İki sene önce gömmüş bahçesine bu bidonu. Şarapta ne şarap ama. Baküs'ün kulakları çınlasın. İçelim diyor, soruyorum,kime diye. Biraz duraksıyor önce. Sonra ben yetişiyorum imdadına; "hiçbirşeye ve herşeye". Buna içilir diyor ama ikimizde herşey için içiyoruz aslında. İrice bir balık yakalıyor içiyor, oltadan kaçan balığa içiyor... Adalara bakıp içiyorum, gökyüzüne bakıp içiyorum... İçiyoruz, içiyoruz. Birden farkına varıyoruz ki yaşlı güneş çoktan bitirmiş mesaisini, karanlık örtmüş üstümüzü. Arıyorum, bulamıyorum ay yok gökyüzünde. Ay aylık izninde bu gece. Yıldızlar delik deşik etmiş karanlığı.

Bir an göz göze geliyoruz kibritin alevinde, içelim diyorum "geceye". İrice bir karagöz çıkartıyor dipsiz karanlıktan, içelim diyor "karagözün makus talihine". İçime sinmiyor karagözün hazin sonuna içmek ama dostumun geçim kaynağı bu. İnsanları oldukları gibi kabullenmeli, oldukları gibi göründükleri sürece. İçiyoruz, içiyoruz... Nelere bilmiyorum daha, ama aklımıza gelen her şeye içiyoruz. Damarlarımda esir etmişim bir kere şarabı, tut tutabilirsen artık beni. Sallıyorum kendimi dipsiz karanlığın koynuna, uzanıyorum sırt üstü, üzerimde delik deşik siyah bir yorgan. O kadar tembel ki bu gece Ege, sandal şöyle dursun, kucağında uzanmış uyuklayan beni bile sallamaktan aciz. Borda ediyorum sandala, dostum bir küçük şarap ikmali yapıyor, boca ediyor küpesteden aşağıya. Ne zaman ki taşmaya başlıyor ağzımdan neyse ki anlıyor şaraba doyduğumu. Şimdi dopingi de almışım ya, sıra diğer sessiz dostlarımı ziyarete geliyor. Takıp maskemi, paletimi, yakıp fenerimi... Ver elini derinlikler. Beş on metre inince tükeniyor nefesim, damarlarımdaki şarap elele verip denizle atıveriyorlar beni yukarı. Pes etmiyorum. Önce bir süre derin derin soluklanıp dolduruyorum tüm hücrelerime kadar Klazomenai'nin tüm oksijenini. Ve tekrar ver elini derinlikler... Bu sefer bir onbeş metre kadar iniyorum, ama hala ne tembel istiridyeler var ortalıkta ne yandan çarklı pavuryalar, ne de bilge kaya balıkları... Anlaşıldı, bu gece paylaşamayacağız dostlarla sessizliği... Olsun, deyip bir daha dalıyorum. Varabildiğim en son noktada kapatıyorum fenerimin ışığını, geçiyorum zamanın, mekanın ötesine. Bırakıyorum kendimi Ege'nin yumuşacık kollarına, izin veriyorum beni nazikçe dışarı atmasına.

Şimdi şarap zamanı. Küpeste hiç bu akşamki kadar yüksek gelmemişti belki... Tüm enerjimi tüketiyor tırmanana kadar. Neyse ki dostum elinde bidon karşılıyor beni. "İjelim" diyor, "herşeye ve hijbirjeye". Bidonun sonları yaklaştıkça kıpır kıpır oluyor içim, duramıyorum yerimde. Önce İzmir'in kavakları ile başlıyorum, ben bitirirken dostum bir çökertme patlatıyor. Bir de zeybek oynamaya kalkınca fındık kabuğu kadar sandalımızda O'da karanlıkların koynunda buluyor kendini. Zorlukla biniyor yeniden sandala ve kötü haberle sarsılıyor, şarabımız tükendi.

Damarlarımızla idare edelim diyoruz çaresiz, yeniden başlıyoruz türkülere. Ege de türküden bol ne var... Boncuklu gelin orta yerde dönerken bize ait olmayan bir ses farkediyoruz her nasılsa. Ve derken dört kişi oluyoruz gecenin kalan kısmında, karanlığın ortasında. İki çakırkeyif balıkçı şarabını ve dostluğunu sunuyor, kabul ediyoruz memnuniyetle. Birkaç türküden sonra pesediyorlar ve birkaç saat sonra yine iki kişi kalıyoruz karanlığın ortasında. Ama artık biraz daha şarabımız var.

Derken aynı yaşlı güneş yola çıkıyor uzaklardan. Kızıla boyuyor bu sefer ufku. Açıkçası pek sevinemiyorum bu sefer onu gördüğüme. Klazomen yavaş yavaş uyanıyor derin uykusundan. Şarap dibe vurmuş çoktan. Ve aynı yaşlı güneş başlıyor bugünkü mesaisine. Birden hafif bir rüzgar sallıyor teknemizi. Farkına varıyoruz ki; bitti. Şarabın büyüsü, gecenin gizemi bitti. Yaşandı bitti ve taze bir anı olarak yerini aldı "ölümden kurtarabildiklerimiz" albümünde. Derken Batı rüzgarları bir fısıltı taşıyor binlerce yıl uzaklardan, "Ben herşeyi yokeden zamanım" diyor Krişna, Arjuna'ya. Klazomenai'yi, Klazomenli Anaksagorası, talihsiz karagözü, şimdiyi ve biraz sonrayı, dostlarını ve anılarını...

Hakan Tiryaki

Klazomenai, 1996

MAELSTRÖM’E DÜŞÜŞ

Tanrının doğadaki işleri de, kendi varlığındaki işleri gibi, bizim işlerimize benzemez; bizim biçim verdiğimiz örnekleri, Onun yapıtlarının büyüklüğüne, derinliğine, araştırılmazlığına uydurmaya çalışmak boştur; Onun yapıtları Democritus’un kuyusundan bile daha derindir.

Joseph Glanville


Saltstraumen, Norveç

En yüksek kayanın tepesine varmıştık. İhtiyar adam birkaç dakika sessiz durdu, konuşamayacak kadar bitkin görünüyordu.

“Çok eskiden değil,” dedi sonunda, “birkaç yıl öncesine kadar, size bu yollarda, oğullarımın en küçüğü gibi hiç yorulmadan kılavuzluk edebilirdim; ama aşağı yukarı üç yıl önce başıma bir iş geldi, öyle bir iş ki daha hiçbir insanoğlunun başına gelmemiştir — ya da gelmiş olsa bile hiçbiri sağ kalmamış, gördüklerini anlatamamıştır — o zaman dayandığım altı saatlik öldürücü bir korku bende ne vücut bıraktı, ne de ruh. Beni çok yaşlı bir adam sanıyorsunuz — ama değilim. Simsiyah saçlarımın böyle bembeyaz olması, kollarımın, bacaklarımın dermansızlaşması, sinirlerimin gevşemesi, bütün bunlar bir tek günü bile doldurmadan olup bitmiş şeyler; öyle ki şimdi biraz güç harcasam titremeye başlıyorum, bir gölge görsem korkuyorum. Şu küçücük uçuruma bile başım dönmeden bakamadığımı söylesem, inanır mısınız?”

“Küçücük uçurum” — dinlenmek için kendisini onun kıyısına öyle dikkatsizce atmıştı ki vücudunun daha ağır bölümü boşlukta duruyordu; ihtiyarı aşağı düşmekten koruyan, sadece ta uca, kaygan kıyıya dayamış olduğu dirseğiydi — bu “küçük uçurum” aşağıdaki kayalık dünyadan, şöyle, beş yüz ya da altı yüz metre yükseklikte, pürüzsüz, kara kara parlayan, sarp bir uçurumdu. Yeryüzünde hiçbir şey beni onun kıyısına gitmeye zorlayamazdı, altı metre uzaklıktan daha yakına sokulmazdım. Yol arkadaşımın bu tehlikeli durumunu görünce öyle derin bir heyecana kapıldım ki yere boylu boyunca uzanıp çevremdeki çalılara sarıldım, gözlerimi gökyüzüne kaldırmaya cesaret edemedim — bir yandan da, kafama takılmış olan bir düşünceden, böylesine hızlı esen rüzgârın öfkesiyle dağın yerinden oynayacağı düşüncesinden kurtulmaya çabalıyordum. Oturup uzaklara bakacak kadar cesaret toplamam epeyce sürdü.

“Bu kuruntulardan kurtulmalısınız artık,” dedi kılavuz, “çünkü sizi buraya getirmemin nedeni o söz ettiğim işin nerede başıma geldiğini göstermekti — olan biten her şeyi, böyle hepsi gözünüzün önündeyken anlatmak istiyordum.”

“Biz şimdi,” diye devam etti, kendine has tavrıyla konuşuyordu

— “biz şimdi Norveç hududunun yakınlarındayız — altmış sekizinci enlem derecesinde — büyük Norland ilinde — ıssız Lofoden ilçesinde. Tepesinde oturduğumuz bu dağın adı Helseggen; yani Bulutlu. Şimdi şöyle biraz daha yukarı kalkın — başınız dönüyorsa otlara tutunun — şöyle — sonra şu aşağıdaki duman kuşağının üzerinden denize bakın.”

Aptal aptal baktım, denizi geniş bir alanda görüyordum; suların rengi öyle karanlıktı ki, aklıma hemen Mare Tenebrarum üzerine yazılanlar geldi. Hayal edilemeyecek kadar ıssız bir görünüşü vardı; insanı açındıran bir ıssızlık. Korkunç derecede kara, sarp uçurumlar, dünyayı çevreleyen kaleler gibi, kıyı boyunca göz alabildiğine uzanıyor, ardı arkası kesilmez çığlıklar atarak, haykırarak gelen dalgaların beyaz köpükleriyle yıkanırken, karanlık renkleri daha güçlü beliriyordu. Durduğumuz yerin tam karşısında, beş altı mil uzakta, küçük, çıplak bir ada görünüyordu; ya da, daha iyisi, çevresini saran dalgaların birbirine karışıp durulmasından yeri belli oluyordu diyelim. Kıyıya ondan iki mil daha yakında, daha küçük, yalçın, ıssız, başka bir ada vardı; çevresinde yer yer kaya yığınları yükseliyordu.

Okyanusun uzaktaki adayla kıyı arasındaki bölümü bir tuhaftı, içeri doğru sert bir rüzgâr esiyordu; engindeki bir yelkenli, gidişini çift kat camadana vurulmuş olan yan yelkenine bırakmış, sulara batıp çıkmaktaydı; ama okyanusun bu bölümünde belli bir kabarma, bir dalgalanma yoktu; sular çeşitli yönlere doğru kısa, hızlı, hırçın çırpınışlarla yayılıyordu — rüzgârın bir etkisi olmuyordu onlara. Kayaların çevresinden başka bir yerde de pek öyle köpüklenmiyorlardı.

"Şu uzaktaki adaya," dedi ihtiyar adam, "Norveçliler Vurrgh Adası derler. Şu aradaki de Moskoe'dir. Kuzeye doğru bir mil ötedeki : Ambaaren. Şu görünenler : Isleen, Hotholm, Keildhelm, Suarven, bir de Buckholm. Ta ötede — Moskoe ile Vurrgh arasında — Otterholm, Flimen, Sandflesen, Stockholm var. Adaları böyle işte — ama ne akla hizmet ederek onlara böyle birer ad takmışlar, orası anlaşılacak gibi değil. Bir şey işitiyor musunuz? Bir değişme görüyor musunuz sularda?"

Aşağı yukarı on dakikadır Helseggen dağının tepesindeydik; Lofoden'in içerlerinden doğru tırmanmıştık buraya, o yüzden de tepeye varmadan denizi görememiştik, ihtiyar adam konuşurken, gittikçe artmakta olan bir uğultu duymaya başladım; Amerika'nın çayırlarında büyük sürüler halinde dolaşan yabanıl mandaların çıkardığı gürültüye benziyordu; aynı anda, aşağıda kararsızca kıpırdanmakta olan suların kaşla göz arasında durumlarını değiştirip doğuya doğru akmaya başladıklarını gördüm. Ben orada öyle bakarken bile, akıntının hızı korkunç bir şekilde artmaktaydı. Her an biraz daha hızlanıyor — biraz daha büyüyordu. Beş dakika içinde, bütün deniz, ta Vurrgh'a kadar, ateş püsküren, çılgın bir insana döndü; ama asıl gürültü Moskoe ile kıyı arasındaki sulardan geliyordu. Bu suların geniş yatağı birbirine karşı koyan binlerce küçük akıntıya bölünüp parçalanıyordu, çılgınca bir sarsılışla kasılıyor — kabarıyor, kaynıyor, sesler çıkarıyor — sayısız su burgaçları yaparak, doğuya doğru, görülmemiş bir hızla akıyordu; çok yüksekten dökülen çağlayanlardan başka hiçbir yerde sular bu kadar hızla akamazdı.

Birkaç dakika sonra önemli bir değişiklik daha ol du. Suların üstü düzleşti, burgaçlar birer birer yok oldular; bu arada, önceleri hiç de köpüklü olmayan yerlerde uzunlamasına köpük çizgileri belirmeye başladı. Bu çizgiler, sonunda büyük bir alana yayılarak birleşti, yok olan burgaçların dönüşlerine uyan bir akışla, çok daha büyük bir burgaç biçimini aldı. Derken — birdenbire — bu yeni burgaç iyice belirdi, çapı bir milden fazla bir çember oluverdi. Çevresini geniş, pırıl pırıl bir su kuşağı sardı; ama bir tek damlası bile korkunç kuyunun içine gitmiyordu; kuyunun içi huni biçimindeydi, gözün görebildiği kadar yeri pürüzsüz, parlak, kapkara bir duvar gibiydi; ufka kırk beş derecelik bir açıyla kavuşuyor, iki yana doğru baygın baygın yaslanarak hızla dönüyor, rüzgârlara karşı korkunç bir ses çıkarıyordu; yarı çığlık, yarı kükreyiş gibi bir ses; öyle ki kudretli Niagara Çağlayanı bile, göklere karşı acısını böyle haykıramazdı.

Dağ kökünden sarsıldı, kayalar sallandı. Kendimi yüzükoyun yere attım, sinirden titreyen cılız otlara sarıldım.

"Bu," dedim, sonunda, ihtiyar adama — "bu büyük Maelström burgacından başka bir şey olamaz."

"Oyle diyenler de vardır adına," dedi. "Biz Norveçliler, Moskoe-ström deriz, ortadaki Moskoe adasından geliyor."

Bu burgaç üzerine okumuş olduğum şeyler beni gördüklerime hazırlamış değildi. Jonas Ramus'un yazdıkları, gerçi hepsini inceden inceye anlatır, ama bu sahnenin büyüklüğünü, ya da korkunçluğunu duyurmaktan çok uzaktır — hele seyrederken insanı saran o yontulmamış şaşkınlık, yenilik duygusunu hiç veremez. Adı geçen yazar bu sulara nereden, ne zaman bakmış, bilmiyorum; ama bir fırtına sırasında, Helseggen tepesinden bakmamış olduğuna eminim. Anlattıkları, gerçeğin yanında çok güçsüz kalıyor; gene de bazı parçaları bilgi edinmek için okunabilir.

"Lofoden ile Moskoe arasında," diyor Jonas Ramus, "suyun derinliği otuz altı kulaçla kırk kulaç kadardır; ama öbür yanda, Ver'e (Vurrgh'a) doğru, bu derinlik azalır; o kadar azalır ki bir tekne, en iyi havada bile kayalara oturmak tehlikesini göze almadan oradan geçemez. Sular kabardığı zaman, akıntı Lofoden ile Moskoe arasından hızla içerilere doğru ilerler, büyük bir gürültü çıkarır; ama asıl denize karıştığı yerde duyulan kükreyiş müthiştir, en gürültücü, en korkunç çağlayanlar bile öyle bir ses çıkaramaz; o kükreyiş millerce uzaktan işitilir; burgaçlar, ya da kuyular öylesine geniş, öylesine derindir ki kıyılarına bir gemi gelecek olsa, onu hemen içeri çeker, derinlere indirir, sonra dipteki kayalara çarpa çarpa paramparça ederler; sular durulunca geminin kalıntıları da yukarı çıkar. Ama bu durgunluk zamanları sadece suların yükselmeye, ya da çekilmeye başlayacağı sırada, sakin havalarda görülebilir, o da on beş dakika ya sürer ya sürmez, arkasından hemen coşkunluk başlar. Akıntının gürültüsü çoğalınca, hele fırtına da varsa, bir Norveç mili uzaklıktan daha yakınına gitmek tehlikelidir. Kayıklar, yatlar, gemiler dikkatsizlik edip ona yaklaştıkları için dibini boylamışlardır. Sık sık balinaların da ona yaklaştığı, akıntıya kapılınca kurtulmaya çalıştıkları görülür, ama kurtulamazlar; kuyuların içine gitmemek için boşuna savaşırlarken nasıl inlediklerini, bağırdıklarını anlatmak olanaksızdır. Bir kere de Lofoden'den Moskoe'ye doğru yüzen bir ayı kapılmış bu akıntıya, dibe doğru çekildiğini görünce öyle korkunç sesler çıkarmış ki kıyıdakiler bile duymuşlar. Koca çam kütükleri o kuyuların içine düşünce paramparça çıkarlar, sanki üstlerini kıl bürümüş gibi lif lif olurlar. Bu açıkça dipte sivri kayaların varlığını, kütüklerin onların arasında, sağa sola savrulmuş olduğunu gösterir. Akıntıyı denizin kabarıp çekilmesi ayarlamaktadır — sular, düzenli bir biçimde, altı saatlik aralarla alçalıp yükselir. 1645 yılında, papazların Sexagessima dedikleri Pazar gününün sabahında, erkenden, sular öyle müthiş bir gürültüyle coşup kabardı ki kıyıdaki evler yıkıldı."

Suyun derinliğini nereden anlamış, bilmiyorum, burgacın yakınında böyle bir ölçme işine girişmek olacak şey değil. Bu "kırk kulaç" Moskoe'ye, ya da Lo- foden'e yakın bir yerde, kıyıda yapılan bir ölçmeyle bulunmuş gibi görünüyor. Moskoe-ström'ün ortasındaki derinlik, ölçülemeyecek kadar fazla olsa gerek; Helseggen'in en yüksek tepesinden o burgacın içine şöyle bir bakmak bile bunu kanıtlamaya yeter. Dağın üstünde durmuş, aşağıda, inleyerek, alev alev akan bu cehennem ırmağına bakarken, Sayın Jonas Ramus'un, tam bir saflık içinde, balinaların, ayıların başına gelenleri, sanki inanılmayacak şeylermiş gibi anlatışını düşünerek gülümsüyordum; en büyük gemilerin bile, bu ölüm akıntısına bir kere kapılınca kasırgaya tutulmuş tüye benzeyecekleri, hemen yok olup gidecekleri açıkça görülüyordu.

Bu inanılmaz doğa olayının nedenlerini anlatmaya çalışan yazılar gözümde bütün değerlerini yitirmişlerdi — oysa onlardan bazılarını ilk okuduğum zaman pek akla yakın bulmuş olduğumu hatırlıyorum. Genel olarak kabul edilen inanca bakarsanız, Ferroe adalarının arasındaki öbür üç daha küçük burgaç gibi, bu burgacı yaratan "neden de suların alçalıp yükselmesinden başka bir şey değildir; dalgalar kabarır- ken kayaların, setlerin üzerinden aşıyor, sonra geri çekilmeleri gerekince, bir çağlayan gibi, aşağı doğru dökülmeye başlıyorlar; sular ne kadar yükselmişse bu dökülme de o kadar yüksekten oluyor; su burgacı, işte, bütün bu olayların doğal bir sonucudur; emme, içeri çekme gücü ise birçok denemelerle anlaşılmış bulunuyor." — Bunlar Encyclopaedia Britannica'nın sözleri. Kircher ile daha birkaç kişi de, Maelström Boğazının tam orta yerinde, dünyayı delip geçen bir kuyu, bir uçurum olduğunu düşlerler, bu deliğin öbür ucu çok uzaklardaymış — Bothnia burgacında olduğunu söyleyenler de vardır. Dağın tepesinde durmuş aşağılara bakarken aklıma bu düşünce geldi, gerçi saçmaydı, ama nerdeyse inanacaktım; kılavuza da anlattım; o zaten biliyormuş. Norveçlilerin pek çoğunun bu masala inanmakta olduğunu, kendisinin ise inanmadığını söyleyerek beni bayağı şaşırttı. Öbür açıklama biçimine gelince, onu bir türlü aklının almadığını söylüyordu; doğrusu artık ben de öyle düşünüyordum — çünkü kâğıt üstünde ne kadar inandırıcı olursa olsun, bu uçurumdaki gürültünün arasında bütün o açıklamalar insana anlaşılmaz, saçma şeylermiş gibi geliyordu.
"Artık iyice gördünüz nasıl döndüğünü suların," dedi ihtiyar adam, "şu kayanın arkasına geçin, orası kuytudur, suyun gürültüsünü keser biraz; size bir öykü anlatacağım, öyle sanıyorum ki onu dinledikten sonra Moskoe-ström üzerine epeyce bir şeyler bildiğimi anlayacaksınız."

Dediği yere geçtim, o devam etti.

"iki erkek kardeşimle benim çift direkli bir yelkenlimiz vardı, büyük bir balıkçı kayığı, aşağı yukarı yetmiş ton yük alırdı; Moskoe'nin ötesindeki adaların arasında, Vurrgh'un oralarda avlanırdık. Denizdeki bütün böyle güçlü burgaçlarda iyi balık çıkar, uygun zamanlarını bilmek, biraz da cesur olmak yeter; ama Lofoden kıyılarında yaşayanlar arasında sadece biz, üçümüz, anlattığım gibi, o adaların oraya gidip avlanmayı iş edinmiştik. Herkesin gittiği balık tarlaları güneyde, çok daha aşağılardadır. Orada her saat balık tutulabilir, bir tehlikesi de yoktur, onun için hep oraya giderler. Ama burada, bu kayaların arasında öyle yerler vardır ki, hem iyi, hem de bol ürün verir; biz, bir gün içinde, korkak balıkçıların bir haftada toplayacağından daha fazla balık çıkarırdık. Doğrusu tehlikeli bir oyun haline getirmiştik bunu — işgücü yerine hayatımızı koyuyor, korkusuzluğumuzu da sermaye olarak kullanıyorduk.
"Kayığımız kıyının aşağı yukarı beş mil yukarısındaki bir koyda dururdu; hava iyi oldu mu, on beş dakikalık durgunluğunu kollayıp Moskoe-ström'ü geçi- verirdik, sonra Otterholm, ya da Sandflesen yakınlarında bir yerde demirlerdik, oralarda, su çevrileri, başka yerlerdekine oranla daha güçsüzdür. Suların tekrar durulacağı zamana kadar, demirlediğimiz yerde avlanıp kayığı iyice doldurur, geri dönmeye hazırlanırdık. Gidip gelmemizi sağlayacak, yandan esen, devamlı bir rüzgâr olmazsa yola çıkmazdık — biz geri dönene kadar kesilmemesi gerekirdi — hani bu noktada yanıldığımız da pek az görülmüştür. Altı yıl boyunca, sadece iki kere, buralarda pek alışılmamış olan ölü havalar yüzünden, geceyi açıkta, demirli geçirmek zorunda kaldık; bir keresinde de tam bir hafta adaların ötesinden dönemedikti, açlıktan ölecektik az daha; tam akıntıyı geçip her zamanki yerlerimizden birinde demirlediğimiz sırada güçlü bir rüzgâr çıkarak suları kabartmış, dönüş yolumuzu kapatıvermişti. Bu durumda hepimiz denizin dibini boylardık, ne yapsak kurtaramazdık kendimizi (çünkü bulunduğumuz yerdeki su çevrileri de azmıştı, oradan oraya savruluyorduk, sonunda demirimiz de taramaya başlayınca, tamam oldu), ama talihimiz varmış — arada bir ortaya çıkıp sonradan kaybolan — sayısız küçük akıntılardan biri, bizi aldığı gibi, Flimen Adasının arkasına, rüzgârsız, kuytu bir yere atıverdi; kurtulduk.

"Size, altı yıl boyunca, bu bereketli balık tarlasında' karşılaştığımız bütün zorlukları anlatamam — iyi havalarda bile bin türlü tehlikesi olan kötü bir yerdir — ama Moskoe-ström'ün üzerinden geçerken hiç kazaya uğradığımız olmamıştı, o işi yağdan kıl çeker gibi başarırdık doğrusu; gene de akıntıya suların durulmasından bir dakika önce girdik mi, ya da çıkarken bir dakika geciktik mi, yüreğim ağzıma gelirdi. Bazen rüzgâr, yola çıkarken hesapladığımız kadar sert esmezdi, istediğimiz hızla gidemezdik, bir yandan da sular kayığın yönetimini elimizden almaya çalışırdı, epeyce korku çekerdik. Büyük ağabeyimin on sekiz yaşında bir oğlu, benim de sağlam yapılı iki erkek çocuğum vardı. Onların böyle zamanlarda bize çok yardımları dokunabilirdi, hızımızı artırmak için kürek çekerler, balık tutarken de işimize yararlardı — ama kendimiz her şeyi göze almış olduğumuz halde, bu gençleri tehlikeye atmaya bir türlü gönlümüz razı olmuyordu — çünkü şunu da söylemek gerek, giriştiğimiz iş korkunç derecede tehlikeliydi, bu bir gerçek.

"Size anlatacağım şeylerin üzerinden epeyce zaman geçti, birkaç gün sonra tam üç yıl olacak. 18— yılında, temmuzun onuncu günüydü; dünyanın bu yanında yaşayan insanlar hiçbir zaman unutamazlar o günü — çünkü göklerden kopup gelen kasırgaların en korkuncu, o gün kasıp kavurmuştu buraları. Üstelik o sabah, hatta öğleden sonra geç vakitlere kadar, güneyden doğru, tatlı, devamlı bir meltem esmişti, güneş pırıl pırıldı, öyle ki aramızdaki en yaşlı denizciler bile arkadan gelecek olan fırtınanın farkına varamamışlardı.
"Üçümüz — iki erkek kardeşimle ben — öğleden sonra saat ikiye doğru adaların oraya gitmiş, kısa zamanda kayığı balıkla doldurmuştuk; denizde o güne kadar görmediğimiz derecede bol av vardı. Tam yedide, saatime bakmıştım, iyice yükümüzü alıp geri dönmek üzere yola çıktık; akıntının en şiddetli yerini sular durulmuşken geçmek istiyorduk, yani saat sekizde. "Sancaktan doğru esmeye başlayan taze bir rüzgârla, bir zaman dalgaları yara yara hızla ilerledik; bir tehlikeyle karşılaşacağımız aklımıza bile gelmiyordu; çünkü gerçekten de böyle bir şey düşünmemiz için en basit bir neden yoktu. Derken, birdenbire, Helseggen üzerinden kopup gelen bir rüzgârla geri savrulduk. Bu olağanüstü bir şeydi — hiç böylesi gelmemişti başımıza — nedenini kestiremediğim bir sıkıntı duymaya başladım. Kayığı rüzgâra ayarladık, ama bir türlü ilerleyemiyorduk; tam demir aldığımız yere dönmeyi önereceğim sırada, bir de arkamıza baktık ki, bütün ufuk, insanı şaşırtan bir hızla yükselen bakır rengi bir bulutla, boydan boya örtülmüş.

"Bu arada yolumuzu kesen sağnak geçip gitti, olduğumuz yerde, rüzgârsız, kalakaldık. Bütün bu işler bize düşünmek fırsatı verecek kadar uzun sürmedi. Bir dakika içinde fırtına çevremizi sarıverdi — daha ikinci dakika dolmadan gökyüzü büsbütün kapanmıştı — bulutların, savrulan suların altında, her yer o kadar karardı ki kayıkta birbirimizi göremez olduk.
"O kasırgayı anlatmaya çalışmak aptallıktır. Norveç'in en yaşlı denizcileri bile öyle bir şey görmüş değillerdi. Bir acele yelkenleri çözmüştük; ama daha ilk üfleyişinde, iki direği de diplerinden testereyle kesilmiş gibi alıp götürüverdi — ana direkle birlikte, dalgalara kapılmamak için kendini ona bağlamış olan küçük kardeşim de gitti.

"Kayığımız görülmemiş derecede hafifti. Güvertesi dümdüzdü, sadece pruvada, önde, küçük bir ambar kapağı vardı, Ström'ü geçerken denizin oynaklığına karşı bir önlem olarak bu kapağı kapardık. Eğer öyle olmasaydı yüzde yüz batmıştık — çünkü bir zaman suların içinde gömülü kaldık. Ağabeyim dalgaların altından nasıl sağ çıktı, bilmiyorum, bunu sorup öğrenecek fırsatı hiçbir zaman ele geçiremedim. Bana gelince, ön yelkeni çözer çözmez kendimi yüzükoyun güvertenin üstüne attım, ayaklarımı pruvanın dar küpeştesine dayamış, ellerimle de ön direğin dibindeki demir halkaya tutunmuştum. Beni bütün bunları yapmaya zorlayan sadece bir içgüdüydü — doğrusu, yapabileceğim en iyi hareketleri de yapmıştım — yoksa şaşkınlıktan düşünecek halde değildim.

"Dediğim gibi, bir zaman bütün bütün suyun içinde kaldık, nefesimi tutup demir halkaya sıkıca sarıldım. Havasızlığa dayanamayacağımı anlayınca, halkayı bırakmadan dizlerimin üzerinde doğruldum, böylece kafam suyun dışına çıktı. O sırada küçük kayığımız, tıpkı ıslak bir köpeğin yaptığı gibi şöyle bir titreyerek kendini salardan kurtardı. Şaşkınlığımı geçiştirip, ne yapmam gerektiğini anlamak için duyularımı toparlamaya çalışırken, birinin koluma sarıldığını hissettim. Ağabeyimdi, ta içimden gelen bir sevinçle yüreğim ferahladı, onun denize düştüğünü sanıyordum — ama bir an sonra bu sevinç korkuya döndü — çünkü ağzını kulağıma yaklaştırmış, şu kelimeyi haykırmıştı — ' Moskoe-ström!'

"O anda neler hissettiğimi kimseler bilemez. Müthiş bir sıtma nöbetine tutulmuş gibi, tepeden tırnağa titredim. Bu tek kelimeyle ne demek istediğini iyice biliyordum — anlatmak istediği şeyi biliyordum. Önünde sürüklendiğimiz rüzgârla, Ström'ün burgacına doğru gidiyorduk, hiçbir şey kurtaramazdı bizi artık!

"Belki sözlerimden anlamışsınızdır, akıntının yatağından geçeceğimiz zaman, hava iyi bile olsa burgacın çok yukarılarına gider, sonra da, işte, orada, suların durulmasını beklerdik — ama bu kez doğru kuyunun üstüne gidiyorduk, hem de öyle bir kasırgada! 'Herhalde' diye düşündüm, tam suların durulduğu zamanda varacağız oraya — gene bir umuttur bu' — ama bir an geçince böyle bir umut beslemek aptallığına kapıldığım için kendime sövdüm. Sonumuz gelmişti, biliyordum; doksan toplu gemilerin on katı büyüklükte bile olsak, gene de kurtulamazdık bundan.

"Bu sırada fırtınanın ilk hızı geçmişti; ya da onun önüne katılmış sürüklenmekte olduğumuz için biz eskisi kadar farkına varmıyorduk; ama gene de bir değişiklik vardı, önce rüzgârın önünde sinmiş olan, köpüklene köpüklene dümdüz uzanan sular, dağlar gibi yükselmeye başlamıştı. Göklerde de bir değişiklik olmuştu. Gerçi her yan gene eskisi gibi katran rengin- deydi, ama tepeye yakın bir yerde, birdenbire, yuvarlak, tertemiz bir gök parçası biçimlenmişti — hiç görmediğim kadar temiz — parlak, koyu bir mavi — ve oradan, bulutların arasından, testekerlek bir ay ışıklarını saçmaya başlamıştı; onun böylesine göz kamaştırıcı bir parlaklığı, bir güzelliği olduğunu bilemezdim. Çevremizdeki her şeyi iyice aydınlatıyordu — ama, ah Tanrım, ne aydınlatılacak bir görünümdü bu!

"Bir iki kere ağabeyimle konuşmaya davrandım — ama, ne olmuşsa olmuş, gürültü o kadar artmıştı ki kulağının içine avazım çıktığı kadar bağırdığım halde, tek kelime bile duyuramadım. O sırada ağabeyim başını salladı — yüzünü bir ölüm solukluğu kaplamıştı — 'dinle!' der gibi, parmaklarından birini kaldırdı.
"Once, ne demek istediğini, ne anlatmaya çalıştığını kestiremedim — derken, korkunç bir düşünce çaktı beynimde. Saatimi cebimden çıkardım, işlemiyordu. Ay ışığında baktım, sonra onu denize fırlatırken gözlerimden yaşlar boşandı, Tam yedide durmuştu! 0 yüzden suların durgunluk zamanını geçirmiştik, Ström'ün burgacı hızını almış olmalıydı!
"Bir kayık iyi yapılmış, dengesi iyi kurulmuş olursa, yükü de çok değilse, güçlü bir rüzgârla, pupasına giderken, dalgalar altından kayı kayıverir — toprak insanları pek şaşarlar buna — işte denizcilik dilinde bu gidişe sekmek deniyor.

"O ana kadar dalgaların üzerinden sekerek ilerlemiştik; derken dev gibi bir dalga bizi arkadan doğru kavradığı gibi yukarı kaldırıverdi — yukarı — yukarı — sanki gökyüzüne çıktık. Bir dalganın bu kadar yükselebileceğine taş çatlasa inanmazdım. Sonra sürüklenip kayarak alçaldık, midem bulandı, sersemledim, sanki bir düşte çok yüksek bir dağın tepesinden düşmüş gibi oldum. Ama tam yukardayken çevreme şöyle bir göz atmıştım — bu kısacık bakış yetti bana. Bir an içinde nerede olduğumuzu kestirdim. Moskoe- ström'ün burgacı, bir milin ancak dörtte biri kadar uzağımızdaydı — ama, o günkü hali, her zamanki Moskoe-ström'e, şu gördüğümüz akıntının, bir değirmeni döndüren suların akıntısına benzediğinden daha fazla benzemiyordu. Nerede olduğumuzu, ne ile karşılaşacağımızı bilmeseydim, onu tanıyamazdım bile. Gözlerim korkuyla kendiliklerinden kapanıver- di. Gözkapaklarım kasılarak birbirine kenetlenmişti.

"İki dakika geçmeden, dalgaların yarıldığını, her yanımızı köpüklerin sardığını gördük. Kayık, iskelesine doğru keskin bir yarım dönüş yaparak şimşek gibi ileri atıldı. O anda suların gürültüsü tiz bir çığlık içinde boğuldu — sanki binlerce buharlı gemi bir araya gelmiş, hep birlikte düdüklerini çalmaya başlamışlardı. Burgacın çevresini saran köpük kuşağının içindeydik; bir an sonra boşluğa yuvarlanacağımızı düşündüm; akla sığmayacak bir hızla sürüklendiğimiz için, tam kıyısında olduğumuz kuyunun derinliğini doğru dürüst göremiyorduk. Kayık suya bütün bütün gömülmüş değildi, bir hava kabarcığı gibi dalgaların üzerinde akıp gidiyordu. Burgaç sancak tarafımızdaydı, iskele tarafımızda ise okyanusun suları yükseliyordu. Bu sular ufukla bizim aramıza çekilmiş, durmadan dönen büyük bir duvar gibiydi.

"Belki tuhaf görünecek ama burgacın kıyısında, önceki halime oranla kendimi çok daha sakinlemiş hissediyordum. Artık bir umudum kalmadığı için aklımı başımdan alan korkuların birçoğundan kurtulmuştum. Önceleri sinirlerimin o kadar gerilmesine içimde beslediğim boş umutlar neden olmuştu.

"Şimdi siz övündüğümü sanacaksınız — ama doğruyu söylüyorum —; böyle ölmenin ne ulu bir şey olduğunu düşünmeye başlamıştım; Tanrının gücünü gösteren, böyle, eşi bulunmaz bir görünüm karşısında, benim kendi canımın derdine düşmüş olmam ne bayağıca, ne aptalca bir işti. Aklımdan bu düşünceler geçerken, utancımdan yüzüm kızarıyordu. Biraz sonra, içimde, burgaca karşı dayanılmaz bir merak uyandı. Onun derinliklerini görmek istjyordum, gerçi bu benim için ölüm demekti, ama aldırmıyordum; başlıca üzüntüm göreceğim şeyleri kıyıda yaşlı arkadaşlarıma hiçbir zaman anlatamayacak olmamdı. Bunlar, kuşkusuz, öyle bir durumda insanın aklını oyalamak için çok basit, çok garip şeylerdi — arada bir düşünürüm de kuyunun çevresinde dönüşümüz beni biraz sersemletmiş olacak.

"Buna karşılık başka bir olay da düşüncelerime düzen vermeye çalışıyordu; rüzgâr kesilmişti, daha doğrusu bulunduğumuz yere gelemiyordu — çünkü, siz de gördünüz, köpük kuşağı denizin yüzünden epeyce aşağıdadır, öyle olduğu için de okyanus üzerimizde kocaman, kara bir dağ gibi yükseliyordu. Eğer hiç denizde fırtınaya tutulmadınızsa rüzgârlarla savrulan suların, insanın kafasını nasıl karmakarışık ettiğini bilemezsiniz. Gözleriniz görmez, kulaklarınız duymaz olur, nefes alamazsınız, hareket edecek, ya da düşünecek gücünüz kalmaz. İşte biz bunlardan kurtulmuştuk — tıpkı ölüm yargısı giymiş suçluların, cezaevlerinde biraz daha rahat hareket etmelerine, ufak tefek yasakları çiğnemelerine göz yumulması gibi.

Kuşağın çevresini ne kadarda döndüğümüzü söyleyemeyeceğim, bilmiyorum. Belki bir saat, durmadan döndük, gittikçe köpük kuşağın ortasına, kuyunun korkunç kıyısına doğru yaklaşıyor, suların üzerinde adeta uçuyorduk. Bütün bu işler olurken, demir halkayı hiç bırakmadım. Ağabeyim arkadaydı, güverteye sıkı sıkı bağlı olan küçük bir su fıçısına tutunuyordu, fırtınanın üstümüze inişiyle birlikte, güvertede o fıçıdan başka hiçbir şey kalmamıştı. Kuyunun ağzına yaklaştığımız sırada ağabeyim fıçıyı bırakıp demir halkaya uzandı, ama halkada ikimize de yetecek yer olmadığı için, korkusundan gelen bir acıyla kıvranarak benim ellerimi çözmeye çalıştı. Gerçi bu hareketi yaparken onun artık bir deli olduğunu — korkuyla aklını oynatmış, çıldırmış olduğunu — biliyordum, ama gene de içimde derin bir üzüntü duydum, hayatımda hiçbir zaman o kadar üzülmüş olduğumu hatırlamıyorum. Karşı koymadım. Halkaya onun tutunması, ya da benim tutunmam, hiçbir şeyi değiştirecek değildi; demiri bırakıp arkaya, fıçının oraya gittim. Kayık hızını azaltıp çoğaltmadan, sadece burgacın geniş kıvrılışlarıyla ileri geri sallanarak dümdüz ilerlediği için, bu işi yapmam zor olmadı. Tam fıçıya tutunduğum sırada sancak tarafına doğru ani bir yalpa vurup boşluğa yuvarlandık. Hemen bir dua mırıldandım, her şey bitmişti artık.

"Düşüşün verdiği, insanın içini kaldıran bir duyguyla gözlerimi yummuş, fıçıya sıkı sıkı sarılmıştım. Saniyelerce, gözlerimi açmaya cesaret edemedim — bir anda öleceğimi sanmıştım, ama daha çevremi sular sarmamış, bir ölüm çekişmesi başlamamıştı. Saniyeler, saniyeler geçti. Hâlâ yaşıyordum. Düşüşün verdiği duygu da kesilmişti; kayığın hareketleri tıpkı köpük kuşağında olduğu gibiydi, sadece biraz daha yana yatmıştı. Cesaretimi toplayıp gözlerimi açtım.

"Çevreme bakarken duyduğum korkuyu, şaşkınlığı, hayranlığı hiçbir zaman unutamayacağım. Kayık geniş, derin bir huninin yuvarlak duvarında, tam orta yerde, sanki sihirlenmiş gibi asılıp kalmış, durmadan dönüyordu; insan o yuvarlak, pürüzsüz duvarı — öylesine şaşırtıcı bir hızla dönmese, pırıl pırıl ışıklar saçmasa — abanozdan yapılmış sanırdı; bulutların arasındaki yuvarlak açıklıktan görülen testekerlek ayın ışıkları kuyunun duvarlarına vuruyor, ta derinlere, en kuytu köşelere kadar uzanıyordu.

"Hiçbir şeyi doğru dürüst göremeyecek kadar şaşkın bir haldeydim. Gözüme sadece korkunç bir büyüklük, ululuk çarpmıştı. Biraz kendimi toparlayınca aşağılara doğru baktım. Kayığın suların üstündeki durumu, kuyunun dibini görmeme engel olmuyordu. Dümdüz bir çizgi üzerinde ilerliyorduk — yani güverte suyun yüzüne paraleldi — ama sular kırk beş dereceden fazla bir açıyla dibe doğru indikleri için, biz de yana yatmış gibi görünüyorduk. Şunu da söyleyeyim, o yatık durumda fıçıya tutunup durmak, suların yatay olduğu zamankine kıyasla, daha zor değildi; öyle sanıyorum ki bunun nedeni de hızla dönmekte oluşumuzdu.

"Ayın ışıkları sanki derin burgacın dibini araştırıyordu; ama gene de, aşağıdaki her şeyi saran kalın sis yüzünden oraları açık seçik göremiyordum; sisin üzerinde ise Müslümanların Zaman ile Sonsuzluğu bağlayan tek yol olduğunu söyledikleri daracık, oynak köprüye benzeyen, eşsiz bir gökkuşağı vardı. Bu sis, ya da su damlacıkları, kuşkusuz, huninin büyük duvarlarının ta dipte birbirine çarpmasından doğuyordu — ama o sisin içinden göklere doğru yükselen gürültüyü anlatmaya cesaret edemeyeceğim.

"Tepedeki köpük kuşağından boşluğa ilk kayışımız, bizi epeyce aşağılara indirmişti; ama artık düşüşümüz o kadar hızlı olmuyordu. Durmadan dönüyor, dönüyorduk — öyle hiç değişmeyen, tek düzenli bir hareketle değil — kayığı bazen sadece birkaç yüz metre, bazen de burgacın bütün çevresi boyunca savuran — sersemletici sallanış ve sarsılışlarla dönüyorduk. Her dönüşle birlikte biraz daha aşağı iniyorduk, gerçi bu iniş pek yavaştı, ama iyice belli oluyordu.

"Üstünde böylece sürüklendiğimiz geniş, abanoz rengi sulara, çevreme bir baktım; burgacın içinde kayığımızdan başka şeyler de vardı. Hem üstümüzde, hem altımızda, gemi parçaları, koca koca kalaslar, ağaç kütükleri, kırık dökük ev eşyaları, kutular, küçük fıçılar, fıçı tahtaları görünüyordu. Korkularımın yerini almış olan tuhaf merakımı daha önce anlatmıştım. Ben ölümüme doğru yakınlaştıkça bu merakım da artıyordu sanki. Garip bir ilgi duyarak bizimle birlikte dönen şeylere bakıyordum, iyice aklımı oynatmış olmalıyım, çünkü onların aşağıdaki köpüklere doğru düşüş hızları arasında oranlamalar yapmaya çalışıyor, bundan kendime bir eğlence çıkarmaya uğraşıyordum. Derken bir baktım şöyle bir şeyler söylüyorum : 'Şimdi sıra şu çam ağacında, hepsinden önce o dalıp kaybolacak.' — ama bir Alman ticaret gemisinin kalıntıları onu geçip suların içinde daha önce yok olunca bayağı üzülüyordum. Sonunda, böyle birkaç oranlama yapıp hepsinde yanıldıktan sonra — bu olay, yani arkası arkasına hep yanılmış olmam kafama bir dizi düşünce getirdi; kollarım, bacaklarım yeniden titremeye, kalbim bir kere daha hızlı hızlı atmaya başladı.

"Beni böyle sarsan yeni bir korku değil, içimde bir umudun doğmasıydı. Bu umut yarı hatırlama gücümün, yarı da gördüğüm olayların etkisiyle oluşmuştu. Moskoe-ström'ün içine düşen, dışarı fırlatıldıktan sonra da, Lofoden kıyılarına vuran çeşitli şeyleri hatırlamıştım. Bunların çoğu paramparça olurdu —kuyunun dibinde öyle didiklenir, öyle hırpalanırlardı ki üst üste yapıştırılmış kıymık kümelerine dönerlerdi — ama buna karşılık, iyice hatırlıyorum, bazıları da hiç parçalanmaz, biçimleri bile bozulmazdı. Bu olayı şöyle açıklıyordum : parçalananlar kuyunun ta derinlerine inmiş, iyice yutulmuş olanlardı — öbürleri ise burgaca geç girmişlerdi, ya da herhangi bir nedenle, girdikten sonra düşüşleri daha yavaş olmuştu; o yüzden de dibe kadar inmelerine kalmadan, suların değişme zamanı, durgunluk zamanı gelmişti. Her ikisi de olabilirdi; burgaca geç girmek, ya da düşüş hızının azlığı, parçalanmadan suyun yüzüne çıkmaya neden olabilirdi. Bundan başka üç önemli şeye daha dikkat etmiştim. Birincisi : genel olarak, bir cisim ne kadar büyükse o kadar hızlı düşüyordu — ikincisi : aynı büyüklükteki iki cisimden biri küre biçiminde ise, öbürünün biçimi ne olursa olsun, küre daha hızlı düşüyordu — üçüncüsü : aynı büyüklükteki iki cisimden biri silindir biçiminde ise, öbürünün biçimi ne olursa olsun, silindir daha yavaş düşüyordu. Kurtuluşumdan sonra, kasabamızdaki ihtiyar bir öğretmenle, bu konu üzerinde, birkaç kere konuşmuştuk; 'silindir' ve 'küre' kelimelerini ondan öğrendim. Nasıl açıkladığını hatırlayamayacağım — ama bu gördüğüm şeylerin, yüzen cisimlerin biçimlerinden doğan doğal sonuçlar olduğunu söylemişti — sonra, bir burgaç içindeki silindirin, biçimleri başka olan eşit büyüklükteki cisimlere oranla neden emilmeye karşı daha fazla direnç gös- terdiğini, neden daha zor aşağı indiğini de anlatmıştı.2 (Bak. Archimedes, “De Incidentibus in Fluido” - 2. kitap.)

"Dikkatimi çeken o üç önemli şeyi iyice güçlendiren bir olay vardı ki, beni, onları göz önünde tutarak hemen harekete geçmeye zorluyordu; her dönüşümüzde, fıçı gibi, ya da bir geminin sereni, ana direği gibi şeylerin yanından geçiyorduk; üstelik gözlerimi ilk açtığımda bizim düzeyimizde olan cisimlerin birçoğu da burgacın ta yukarılarında kalmışlardı, sanki hiç alçalmıyor gibiydiler.

"Artık yapacağımı biliyordum. Kendimi tutunmakta olduğum su fıçısına sıkı sıkıya bağlayacak, sonra da onu güverteden çözüp suların içine atılacaktım. Çeşitli işaretlerle ağabeyimin dikkatini üzerime çektim, yanımız sıra yüzen fıçıları gösterdim; ne yapmak istediğimi ona da anlatmak için elimden gelen çabayı harcadım. Sonunda niyetimi anladı sanıyorum — ama, her nedense, umutsuzca başını salladı, demir halkadan ayrılmayı kabul etmiyordu. Yanına gitmem olacak iş değildi; daha fazla gecikemezdim; böylece, acı bir iç çabalaması sonunda, onu yazgısına bıraktım; kendimi fıçıya bağladım — fıçıyı güverteye tutturan ipleri çözerek yapmıştım bu işi — sonra bir an bile duralamadan denize atıldım.

"Sonuç tam umduğum gibi çıktı. Bu öyküyü şimdi size ben anlattığıma göre — görüyorsunuz kurtulmuş bulunuyorum — kurtuluşumun ne yolda olduğunu da anlamışsınızdır artık, bundan sonra söyleyeceklerimi aşağı yukarı tahmin edebilirsiniz — onun için öykümü kısa keseceğim. Ben ayrıldıktan bir saat ya da ona yakın bir süre sonra dibe inen kayığımız birbiri ardına, hızla üç dört sert dönüş yaparak, sevgili ağabeyimle birlikte, tepe üstü aşağıdaki köpüklerin içine daldı. Bağlı olduğum fıçı, burgaçtaki büyük değişiklik başlayana kadar, kayıktan atladığım yerle kuyunun dibi arasındaki uzaklığın yarısını biraz geçmişti. Geniş huninin duvarlarındaki eğiklik gitgide azalıyordu. Dönüşünün hızı da gitgide hafiflemekteydi. Derece derece köpükler ile gökkuşağı yok oldu, burgacın dibi yavaş yavaş yükselmeye başladı. Gökyüzü açılmış, rüzgâr durulmuştu, batıda ay pırıl pırıl alçalıyordu; kendimi suların yüzünde buldum; çevreme baktım; orada, bulunduğum yerde, biraz önce Moskoe-ström'ün burgacı vardı. Durgunluk zamanıydı — ama deniz, kasırganın etkisiyle, hâlâ, dağ gibi dalgalarla kabarıyordu. Ström'ün akıntısına kapılmıştım, beş dakika içinde, kıyı boyunca akarak balık 'tarlalarının' oraya geliverdim. Bir kayığa aldılar beni — yorgunluktan bitkindim — üstelik (artık tehlike de geçmiş olduğu için) başıma gelenleri hatırlamanın yarattığı bir korkuyla dilim de tutulmuştu. Beni güverteye çıkaranlar eski dostlarım, her günkü arkadaşlarımdı — ama sanki cinler âleminden gelen bir yol- cuymuşum gibi, kim olduğumu bilemediler. Bir gün önce karga kanadı gibi simsiyah olan saçlarım, şu anda gördüğünüz kadar beyazlaşmıştı. Yüzümdeki ifadenin de büsbütün değişmiş olduğunu söylüyorlar. Bu öyküyü anlattım onlara — inanmadılar. Şimdi de size anlatıyorum — ama bütün bunların doğruluğuna, Loforden'in şakacı balıkçılarından daha fazla bir inanç besleyeceğinizi de pek ummuyorum."

Edgar Allan Poe

İlgili Video: 
See video

Sinağrit Baba

Cehennem nişanında beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki yayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor...

Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayaların arasına yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit Baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğim sağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altını, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp sönen sarayını özlemiş, acele mi ediyordu?

Sinağrit Baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. Onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir Sinağrit Baba, ne oltalar koparmıştır. Bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. Daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken, daha eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. Sonra hesapta bir gün pis bir Vatos'un, bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. İyisi mi, muhteşem bir sofraya kurulmalı, bir zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir akıllı mahluka kendini teslim etmeli.

Sinağrit Baba oltalardan birini kokladı. Bu balıkçı Hristo'dur: kusurlu adam. Gözü açtır onun. İçinden pazarlıklıdır. Evet, fukaradır ama, kibirli değildir. Sinağrit baba fukaralıkta gururu sever. Öteki oltaya geçti. Kokladı. Bu balıkçı Hasan'dır. Geç! Cart curt etmesine bakma! Korkaktır. Sinağrit Baba cesur insandan hoşlanır. Bir başka oltaya başvurdu. Balıkçı Yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. Ama kıskançtır. Kıskançları sevmez Sinağrit Baba, geç. Şu olta, hasisin tuttuğu olta. Sinağrit Baba cömertten hoşlanır. Ama bu oltaya bir baş vurmaya değer.

Bir baş vurdu. Hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. Sinağrit Baba iğneden kopardığı yarım kolyozu çiğnemeden yuttu. Hasis, oltasını hızla topladı:

-Vay anasını be, Nikoli! -dedi-, iğneyi dümdüz etti.

Nikoli'nin oltasının yemini kuyruğuyla sarsmakta olan Sinağrit Baba, Nikoli'nin bir kusurunu arıyordu. Onda kusur mu yoktu. Evvela sarhoştu. Sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. Fukaraydı. Kibirliydi de. Sinağrit Baba, kibirli fukarayı severdi ama, Nikoli'nin kibrini beğenmiyordu. İnsanoğlunda o başka bir şey, gurura pek benzeyen şey, yerinde, vaktinde bir gurur, o da değil, insanoğlunun insanlığından, ta saçının dibinden, oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. Öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedeni fırdöndüsünden alıp gidemezdi. Beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi.

Sinağrit Baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlanan oltalarla, civalı zokalardan aydınlanan saray meydanını seyrediyordu. Sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. Öteki kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. Gözleri büyümüş bir halde yukarı çıkarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarıdaki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. Sinağrit Babaya büyüyen gözleriyle, "Bizi kurtar şu lanetlemeden" der gibi bakıyorlardı. Sinağrit Baba düşünüyordu. Gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu muydu, tamamdı. Ama hiçbirini kurtarmıyor, hareketsiz duruyordu. Sinağrit Baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. O da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun, bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman, bir hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi. Yoksa, gidip Sinağrit Baba oltayı kesmiş, biraz sonra Sinağrit Baba tutulduğu zaman kim kesecek? Kim akıl edecek yakamozu dişlemeyi?...

O sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. Sinağrit Baba ümitle koştu. Bu oltayı da kokladı. Hiç tanıdığı birisi değildi. Yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin, tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. Bu anda da yakalandı. Kepçeden sandala düştüğü zaman, Sinağrit Baba, büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. Sinağrit Baba, etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. Birdenbire ürperdi. Hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. Belki bizim bile bilemediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde: Bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. Ömrü boyunca, cesur, cömert, Sinağrit Baba'nın istediği şekilde mağrur yaşamıştı. Ama Sinağrit Baba bu adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim göremediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. Bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihi yaver gitmiş birisiydi.

Kimdi, neydi? Sinağrit Baba da bilemezdi. Ama belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile bir imtihana sokulmadığını anlamıştı. Belki de sonuna kadar bir imtihandan kurtulacaktı. Sinağrit Baba böylesine hiç rastlamamıştı.

Ölmeden evvel adama bir daha baktı. Namuslu, cesur, cömert ölecek bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnından okuyordu. Bu adam o kadar talihliydi ki, daha ikiyüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. Yoksa Sinağrit Baba yakalanır mıydı?

Sinağrit Baba hırsından tekrar tepindi. Bağırmak ister gibi ağzını açtı. Kapadı. Sinağrit Baba son nefesini böylece hiçbir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi.

Sait Faik Abasıyanık

Sinarit

Sinarit (Dentex dentex)Bilinmeyen Özellikleri ve Yaşamı

Sinarit balıkları 20 yaşından sonra yavaş büyürler. 20. yaştan sonraki 10 senede sadece 5 cm boy atarlar. 1.5 metre boya ve 40 kilo ağırlığa eriştiğine dair söylentiler vardır.

Mayıs ayında yumurta dökmeye başlarlar. Yumurtlama dönemi çok uzun sürmez. 15-20 gün içinde sona erer.

Akdeniz, Ege ve Akdeniz'in Atlas Okyanusuna açıldığı Cebel-i Tarık Boğazı çevresinde, İngiltere’den Senegal’a kadar bölümlerinde dağılım gösterir. Genç bireyler sürü halinde gezerken, yaşlılar yalnız gezmeyi sever. Denizlerin 200 metre derinliklerine kadar yayılabiliriler. Genellikle 50 metreye kadar derinlikteki kayalık sahiller ve yakınlarını, özellikle kumlu zemin üzerindeki adacıklar halindeki kayalıklar, batıklar ve burun başlarının çevresini tercih ederler. Küçük bireylere deniz çayırları ve yosunlarla kaplı sığ sularda rastlanabilir.

Şekilsel Özellikleri

Bedeni oval, sırtı oldukça yüksek ve yanlardan yassılaşmıştır. Erişkin bireylerde baş profili gençlere göre daha dik olup baş üstünde bir tümsek bulunur. Ağızındaki tüm dişler köpek dişidir. Boy 100 cm boya, 14 kg ağırlığına ulaşabilirler. Doğada 28 yaşını geçen sinaritlere rastlanmaktadır. En büyük sinaritler 30 yaşını aşmış durumdadır.

Sinaritin Beslenmesi

Yırtıcı bir balıktır. Balıklar, yumuşakça (midye ve salyangoz), eklem bacaklılar (karides, yengeç ve ıstakoz) ve kafadan bacaklılar (ahtapot, sübye, kalamar) ile beslenirler. Yapay yemler ve balık kullanılarak kafeslerde yetiştirme girişimleri başarılı olmuştur.

Boy – Ağırlık İlişkisi

Sinaritlerin boyuna göre ağırlığı aşağıdaki gibi değişir.

Boy Ağırlık (gr)

10 --12.515 --45.5 20 --10525 --20830 --36540 --87850 --1.74075 --6.000100 -14.500

Kısaca 10 cm boyda 12.5 gr gelen sinarit hızla büyüyerek 20 cm de 105, 30 cm de 365, 40 cm de 878, 50 cm de 1750 gram ve 75 cm de 6, 100 cm de 14.5 kg gelmektedir.

Yaş-Boy İlişkisi

Sinaritlerin yaşa göre boyları aşağıda sıralanmıştır.

Yaş-Boy (cm)

0 ->21 | 1 ->27 | 2 ->33 | 3 -->38 | 4 ->42 | 5 ->46 | 6 ->50 | 8 ->56 | 10 ->62 | 15 ->71 | 20 ->76

İlk Üreme Yaşı

Sinaritler 2. yaştan sonra erginleşmeye başlar, bazı balıklarda bu 4. yaşa kadar uzar.Yukarıdaki tablodan görülebildiği gibi en küçük erişkin sinarit 33 cm boya ve yaklaşık 400 gram ağırlığa sahiptir. Bu boy ve ağırlıklar 40 cm ye ve 850 grama kadar gecikebilir.